Hamişlik Anılarımdan

Bir sabah uyandım, “bugün kendimi çok hamile hissediyorum” dedim. Hemen başucumdaki komodinden bir test çıkardım, evlendiğimden beri hazırda birkaç adet tutardım. Gecikmem yoktu, sadece bir his; sabah sabah, uyandığım gibi… Sonra testin sonucunu beklemeye koyuldum, hep şöyle düşünürdüm : “test pozitif çıksa bile kimseye söylemeden kan testi yaptırırım. Kan testinden de pozitif çıkarsa, doktora gidip keseye baktırırım. (İyi ki abartıp “kalp sesini duyduktan sonra söylerim” diye hayal kurmamışım.) Her şey yolundaysa; sırayla eşime, anneme, babama, kardeşime, bir iki arkadaşıma söylerim. Sonuçta testler yanıltıcı olabilir, kimseyi, en başta da kendimi  boşuna heveslendirmenin anlamı yok”

Heyecanla, sabırla, belki biraz da gergin; bekledim, bekledim… İkinci çizgi pembe olur gibiydi ama belli de değildi, gittim bir su içip geldim. Sanki testin başından ayrılırsam daha yavaş çalışırmış gibi geldi. “Üzerini örtsem sürpriz mi olsa ki” dedim. Odaya geçip yatağın etrafında bir iki tur yürüdüm. Sonra “yeter” dedim, “nasıl olsa pozitif de olsa daha hastaneye gideceğim…”

İkinci pembe çizgi çıkmıştı! Daha önce heyecanla, sabırla, belki biraz da gergin beklediğim onca testten sonra hayatımda ilk kez sadece C (kontrol) çizgisini değil, T (test) çizgisini de pembe görüyordum. Midem bir garip oldu, zaten sabahtı. İlk işim, ilk çişimle test yapmak olmuştu. Biraz gülümser gibi oldum ama yamuk bir gülümseme. Hem bağırıp çağırmak istiyorum, hem ağlamak istiyorum, Allahım ne garip bir histir! Annem mi, eşim mi, annem mi, eşim mi derken… Çocuğu beraber yapmamız dolayısıyla önce eşimi aradım, (hani hastaneye gidiyordum ? ) arabadaymış, “çek kenara, sana bir şey söyleyeceğim” dedim. “Hayırdır?” dedi, “hamileyim” dedim. “hadi oradan, o nereden çıktı ya? ” gibi abuk subuk bir tepki verdi. “Test yaptım” dedim, “ya sen inanma o teste, hastaneye git” dedi. Dakika 1, gol 1…

Annemi aradım tabi, hala midem bir garip. “Ben hamileymişim” dedim. “Yaa, çok sevindim. Biz de bekliyorduk zaten, çok şükür” ile başladı, biraz ciyaklaştık, sonra “Allah sağlıklı sıhhatli doğum nasip etsin, hayırlı evlat versin. Amin” diye bitirdik. Telefonu kapatmadan “sence ne?” dedi, “o bir kız” dedim.

Güya kimseyi heveslendirmeyecektim ama o iş öyle olmuyormuş tabi. Sonra babamı, sonra kardeşimi derken sonunda hastaneye geldim, kan verdim. O birkaç saat geçmek bilmedi, “ya yanılıyorsam ? ya hamile değilsem ? ya vücut şakacıktan hamileymiş gibi davranıyorsa ? Sonuçta yalancı gebelik diye bir şey var.. Allahım, ya dış gebelikse? Öyleyse hemen sonlandırmak lazım. Yaaa, ilk gebeliğimi sonlandıracaklar mı yani ? Allahım inşallah değildir” İç ses susmak bilmedi, türlü felaket senaryolarından sonra hamileymişim kısmı doğrulandı da; dış gebelik, yalancı gebelik, üzüm gebelik, vırtzırt gebelik kısmı doktora gidene kadar devam etti, işte o noktada düşündüğüm ketumluğa geri döndüm. Doktordan gelene kadar kimseye bir şey söylememeyi başardım, insan nedense içinde tuttuğu bu haberi dışarıya bildirmek istiyor. Dedim ya, garip bir psikoloji… Doktordan çıktığımda sonunda huzura erdiğim andı, eşim şimdiden işin stresine girse de hamileliğin keyfini kimsenin bozmasına izin veremezdim. (Lakin zaman zaman bozmayı başardı)

Hamileyken keyfimi pek bozmadım ama bebeğimi ilk kez kucağıma aldığımda gözyaşlarımı tutamam, ağlaya ağlaya helak olurum sanırdım. Oysa 3400gramlık, 51cm boyundaki o minicik kızı kucağıma verdiklerinde hayatı boyunca ona bakarken hiç ağlamamam gerektiğini, onun için dimdik ayakta olmam gerektiğini, her zaman güvenebileceği, konuşabileceği, yaslanabileceği, sarılabileceği, hem güçlü, hem bilgili, hem şefkatli bir anne modeli olmam gerektiğini düşündüm. Tam da benim annem gibi bir anne olmayı istedim ona, ben bu işi becerebilirsem o da benim gibi şanslı olur diye düşündüm… (Canım anneme de selamlar olsun… )

Hamilelik benim için her zaman bir mucizenin gerçekleşmesini ifade etmiştir, o yüzden beşinci çocuğuma da hamile kalsam aynı heyecanı duyacağıma ve keyif alacağıma inanıyorum. Bu dönem o kadar özel ki, bir kadının hayatında en fazla birkaç kez yaşayabileceği, her seferinde onu tamamen değiştiren, farklılaştıran, mevcut kimliğini silip yerine başka bir kadın çizen bir dönem… Öyle ki insanın altıncı hissi bile bir garip çalışıyor. Yine bir sabah, kalktığım gibi “ben galiba hamileyim” hissi oluştu bende. Tıpkı ilk seferinde olduğu gibi, aynı prosedürlerden geçerek testi tamamladığımda kucağımda 13 aylık bir bebeğim vardı, itiraf etmem gerekirse bu seferki mide ağrım daha güçlüydü ve ilk olarak annemi aradım..

“Ben hamileymişim” dedim. “Sürprizzz, çok sevindim. Sen nasılsın?” dedi. “Anne becerebilir miyim sence? Benim kızım daha çok küçük” dedim, “ilk kez senin başına gelmiyor, ikiz anneleri ne yapsın? Sen halledersin. Allah sağlıklı sıhhatli doğum nasip etsin, hayırlı evlat versin. Amin” dedi, biraz ciyaklaştık, sonra bitirmeden “sence ne?” dedi, “o bir erkek” dedim.

Sonra sakinleştim… İçimde bir mucize vardı. Çok şükür..

Hamileyken ilk mottom şu olmuştur : “Ben sana iyi davranacağım, seni sıkmayacağım; sen de beni sıkmayacaksın ve seninle çok iyi anlaşacağız” Daha karnım bile belli değilken hemen kot pantolonlarımı bir kenara attım, taytlar aldım. Bol kazaklar, bol elbiseler; hemen üçüncü aydan itibaren hamile külotları, ayağımda dünyanın en rahat ayakkabıları.. Saçlarımı doğuma doğru bir kez boyattım; doğumdan sonra gelemem diye… Minimum makyaj, minimum kimyasal..  Sonuç : bebeğinizle anlaşma yoluna gidin 🙂 Ben içerideyken ikisini de fiziksel ve psikolojik olarak sıkmadım, onlar da beni çok sıkmadı. Ortalama üç – üç buçuk saatlik sancıdan sonra normal bir şekilde dünyaya geliverdiler. Kızımı ilk kez kucağıma aldığımda tenindeki o kadife hissini, suratıma bakışını, dikkatli dikkatli etrafa göz gezdirmesini unutamıyorum. Keşke o telaş arasında hastanedeki doğum fotoğrafçısını bari ayarlamayı hatırlayıp o anlara tekrar tekrar geri dönebilseydim. İkinci doğumumda, haksızlık olmasın diye bilerek ayarlamadım.

Hamileyken ikinci mottom : “Doğum ve bebek bakımı için ne kadar olumlu düşünürsem, o kadar az sorunla karşılaşırım.”  Nitekim öyle oldu. Doğumla ilgili istemli ya da istemsiz gözümü korkutmaya çalışan herkese kulağımı tıkayıp kendimi çok rahat doğum yapacağıma inandırdım ve uyku problemi haricinde çok zorlayıcı bir sorunumuz olmadı.

Hamileyken üçüncü mottom : “Hamileliği bir takıntı haline getirdikçe, kendimi sürekli bir şeylerden sakındıkça çekim yasası işleyip sorunları bana doğru çekecek. O yüzden dikkatli ama hareketli olmalıyım, gezip tozmalıyım, işe gitmeliyim, tatile çıkmalıyım. Hasta değilim, hamileyim!”  ( Bu konuda sorunsuz hamilelikler geçirdiğim için şanslıyım tabi ki, bebeğini kaybetmemek için sürekli yatmak, her gün iğne olmak zorunda kalan birkaç anne tanıyorum. Benim derdim sorunlu gebelik geçirdiği için değil de, kendini ve durumunu olduğundan daha özel göstermeye çalıştığı için hastaymış gibi davranan, fazla nazlı kadınlarla. Kaprisli insanları hiç sevmem.)  İki hamileliğimde de doğuma 1-2 hafta kalana dek işe gittim, araba kullandım, tatile çıktım, denize girdim, dinlenmem gerektiğinde dinlendim, ayakta kalmamaya ve çok uzun süre yürümemeye dikkat ettim ama her işimi de kendim yaptım. Pişman değilim, yine olsa yine yaparım 🙂

Bu 3 motto ile 2 hamilelik geçirdim, bence işe yarıyorlar. Hamişlere tavsiye ederim.

Not : Ne kadar çok “hamile” dedim, değil mi? Çekim yasasından şu ara çekinmeye başlasam iyi olacak galiba, zira oğlum da 13 ayını geçti 🙂