İştahsız Çocuk

İştahlı çocukların anneleri, ne kadar şanslı olduklarının farkında olmayabilir ama ben biliyorum 🙂

İştahsız çocukların anneleri ise mutfakta sürekli yaratıcı olmanın derdine düşmüş, çocuğuna bir şeyler yedirememenin ve mutfak motivasyonunu kaybetmenin sancısını çeken, haliyle benim daha rahat empati kurabildiğim bir gruptur.

Kızım maalesef ki patates ve havuç dışında hiçbir sebze yemiyor.  Bal dışında hiçbir kahvaltılık (peynir, zeytin, yumurta, vs) yemiyor. Meyve kategorisi kısmen daha geniş :  salatalık, elma, armut, üzüm, muz, kiraz, karpuz, erik. O kadar meyve varken sadece bu kadar… Yemek olarak yedirebildiklerim : pilav, makarna, pide, pizza, patates kızartması. Mesela çocuk olup köfte yemeyi reddeden bir kızım var… Hala inanamıyorum, bir çocuk köfteyi nasıl sevmez diye!

Kendi tecrübelerime dayanarak iştahsızlığın hazır gıdalara geçilen ilk dönemden beri  belli olduğunu söyleyebilirim. 6-7 aylık bebeğiniz özene bezene hazırladığınız çorbalarınızı yemiyorsa, aramıza hoş geldiniz… Halbuki sırf çocuğun damak tadı gelişkin olsun diye hamileliklerim boyunca şarküteri ve sakatat ürünleri, derin deniz balıkları gibi zararlı sayılacak şeyler hariç her şeyden yedim. Hatta ikisinde de kasa kasa çilek yedim ama kızım üç buçuk senede bir adet çileğin tamamını yutmamıştır. Yani iştahsızlığın veya yiyecek seçmenin hamileyken yediklerimizle alakası yokmuş. 

Gerek anneannemizin, gerek babaannemizin evleri, hatta göreceli olarak çeşit azsa da bizim evimiz tencere yemeklerinin piştiği, her hafta taze sebze giren evler. Hatta öğrensinler, heves edip bir şeyler istesinler diye çocukları pazara götürüyorum, sebzenin âlâsını görüyorlar. İkisi de peynir yemiyor, halbuki babaları bir peynir canavarı. Her öğünde soframızda peynir olur. Yani iştahsızlığın görmekle görmemekle de alakası yok. 

İştahsızlığın neyle alakası olabilir ?

  • Genetikle belki. Zira ben de iştahsız; yemek saatlerini kendime de, anneme de işkence haline getiren, bir lokma yemeği saatlerce ağzında döndüren, keyifsiz bir çocukmuşum. Böyle düşününce ileride damak zevkinin değişeceğine inancım artıyor.
  • Onu yemekten soğutan hareketler… Çocuğu yemek yemediği için agresifleşen anneler vardır, peşinden koşup yemek yediren, burnunu sıkıp ağzını açtıran, yemediği için ceza veren, bağıran, vuran, vs… Hiçbirini yapmadım, yine de iştahsız oldular.
  • Lezzetsiz yemek Bu konuda çok iddialı değilim ama sadece benim yemeklerimi yemeselerdi bu ihtimale inanabilirdim.
  • Çocuğun yapısı? Yani o öyledir, onu öyle kabul etmek gerekir. Diğer tüm saçma sapan huylarını kabul ettiğimiz gibi bunu da kabul ederiz.

Neyse sebepleri geçelim, çözümlere gelelim…

Benim çözümüm;

  • Çocuğun sevdiği yiyecek üzerinden farklılaştırma yapmak. Mesela pizzayı çok sevdiği için çok malzemeli pizzaları tercih ediyorum. Pilavı çok sevdiği için et suyu ve sebze suları ile zenginleştiriyorum.
  • Merak edip deneyeceği şeyler pişirmeye çalışıyorum.
  • Tabağına çok az yemek koyuyorum ki bitirme motivasyonu olsun. Bazen 1-2 lokma için pazarlık yapıyoruz 🙂
  • Yeni şeyler denemesi için onu teşvik ediyorum ama zorlamıyorum. Hatta yemek yemesi için de zorlamıyorum. Sadece kural şu : yemek yemeyene gece sütü yok. 

Çocuğunuza bir şeyleri yedirmeye çalışıyorsanız, siz de şunları yapabilirsiniz :

  1. Gönlüm yemeğin yemek masasında ailecek yenmesinden yana. Ama aile sofrası işkence sofrasına dönüşecekse bırakınız, oynamaya devam etsinler… Kendi mama sandalyelerine veya küçük masalarına oyuncak getirmesine ve oynamasına izin verebilirsiniz. O oynarken yavaş yavaş bir şeyler ağzına tıkıştırabilirsiniz. Çoğunlukla oyuna dalmış oldukları için ne yediklerinin farkında olmuyorlar.
  2.  Yemesini istediğiniz sebzeyi çorba haline getirebilirsiniz. Mesela tarhana seviyorsa, içine biraz bal kabağı koyun veya yararlı başka bir şey.
  3. Et suyu gibi sebze suyu çıkarıp yediği şeylere ekleyebilirsiniz. Mesela pilav veya makarnaya. Ben et suyu yaparken içine biraz sebze atıp ikisi bir arada formülü yapıyorum.
  4. Yemekleri sebze ile renklendirebilirsiniz. Mesela pembe delisi kızınız için pancar suyuyla pilav yapabilirsiniz, domatesli makarna, ıspanaklı çorba, havuçlu pilav vs.
  5. Yemekleri resim haline getirebilirsiniz. Brokoliden ağaç, yumurtadan güneş, vs hayal gücünüze bağlı.
  6. Sebzeli köfte yapabilirsiniz. Benimkiler yemiyor ama çoğu çocuk köfte sever, köftelere biraz sebze ekleyip içinde kaybetseniz muhtemelen yerler.
  7. Çocukların birbirini etkileme gücünden yararlanabilirsiniz ama bunun için iştahlı bir kuzene veya komşu çocuğuna ihtiyacınız var. Siz yapın, o hüpletsin, sizin velet de özenip yesin.

Hiçbiri işe yaramadıysa, ne yapalım, saksıyı çalıştırmaya devam…

Yeni Anne İhtiyaç Listesi

Yenidoğanların pek çok şeye ihtiyacı var; bildikleri dünyadan çıkıp nefes almak, emmek, kaka yapmak, yatarak uyumak, giyinmek gibi hiç bilmedikleri eylemleri yapmak zorunda oldukları yeni bir dünyaya doğuyorlar.

Serinin ilk yazısı : Yenidoğan İhtiyaç Listesi – Giyim

Yenidoğanın varlığı, ortada bir adet de tazecik yeni anne olduğuna delalettir.  Yeni anne de bebeğiyle beraber hiç bilmediği bir dünyaya adım atar. Her ne kadar vücudundaki değişiklikler hamilelikte onu doğuma hazırlasa da yeni annelerin kendine has bir ihtiyaç dünyası vardır.

İlk etapta aklıma gelenler :

  1. Bebek bakım bilgisi : İster kitap, ister eş – dost, ister doktor desteği alın ama yeni annenin bazı temel şeyleri bilmesi lazım. Kendimi hatırlıyorum da hamileyken sürekli ebeveynlik kitapları okumuşum ama hiç bakım kitabı okumak aklıma gelmemiş.. Kızımı kucağıma aldığımda bu yeni dünya hakkında hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Çevremde yardım etmek için çıldıran bir anneanne ve bir  babaanne vardı ama ben biraz içgüdüsel davrandım. Sonra da bir iki kitap alıp okudum, herkesin dediğini bir kenarda toplayıp sadece kafama yatanları uyguladım.
  2. Göğüs Kremi : Emzirme hemşiresi hamileliğin son 1 ayında başlanması lazım dedi, bir başka emzirme hemşiresi kimi göğüs çatlar, kimi çatlamaz dedi. Ben ilk hamileliğimde krem kullanmayı unuttum, ikincisinde kullandım ama emzirirken yine çatladı…  Göğüs çatlakları emzirme döneminin en rezalet sorunlarından biri. İki emzirme döneminde de maalesef yüzleştim. Birçok krem kullandım, bence Lansinoh kremi en iyisiydi (ve en yağlısı). Prospektüste emzirmeden önce silinmeye gerek olmadığı yazıyor ama yine de benim içime sinmediği için sulu pamukla temizledim.
  3. Emzirme dostu kıyafetler : Bebeğin acıkma durumunda göğsü ne kadar ulaşılabilir moda getirirseniz o kadar iyi. Bele kadar düğmeli, çıtçıtlı, fermuarlı kıyafetler edinirseniz çok rahat edersiniz. Hiçbir yerinizi açıp üşütmeden, çocuğu da gaz sancılarına gark etmeden miss gibi emzirirsiniz.
  4. Emzirme atleti : Özellikle normal doğumdan hemen sonra, vücut bebeği dışarı attığının farkında olduğu için hemen onu beslemenin derdine düşüyor ve göğüsler dolmaya başlıyor. Bu konuda emzirme atletleri çok ideal. Hem emzirirken beliniz üşümüyor (emzirirken efelik yapmak yok; en ufak bir dikkatsizlik veya boşverme, yavruda gaz sancısı olarak tezahür ediyor) , hem de içi destekli olanlardan alırsanız ekstra sutyen kullanmanıza gerek kalmıyor. Emzirme sutyeni de kullanabilirsiniz  ama bu bel üşümesi – gaz sancısı arasındaki ilişki beni sutyenden soğuttu. Yazın göbeğinde bile atlet giydim…
  5. Emzirme Örtüsü : İşte bir özgürlük aracı! Özellikle kızımda o kadar çok kullandım ki… Kendimi hiç kasmadan gezdim, onun canı çekince de oturduğum yerde emzirdim. İki adet almıştım; biri baskılı, biri düz kumaştı. Baskılı olanın kumaşı daha kalın olduğu için bebeği ekstra terletti. O yüzden düz renk ve ince olanları tavsiye ederim. Hatta evde kendiniz de dikebilirsiniz.
  6. Emzirme yastığı : Lazım mı değil mi tam emin değilim. Sonuçta dışarıda kullanamıyorsunuz, evdeki herhangi bir yastık da işinizi görür aslında. Yalnız bu C şeklindeki yastıkların bir avantajı belinize dolandığı için yastığın düşme şansı yok, diğer avantajı da bebek 5-6 aylık olup oturma zamanı geldiğinde ortasına bebeği oturtup desteklemiş oluyorsunuz.
  7. Sallanan koltuk : Çok özensem de yer darlığından eve alamamıştım. Alacak olanlara, bebek kucağınızdayken rahat rahat hareket edebilmeniz için kolsuz veya alçak kollu olanları tavsiye ederim. Ama bebek kucaktayken uyuyakalmak yok, Allah korusun… Hamişler yok daha neler diyor olabilir ama yorgunluktan o kadar olası bir şey ki… Sırf uyuyakalırsam, bebek düşerse diye 2 çocuğumu da gece yatarak emzirmeye alıştırmıştım.
  8. Göğüs Pedi : Bazı göğüsler, göğüs ucu yapısı gereği süt taşırabiliyor. Çok aşırı taşmalar için Avent göğüs kalkanını öneririm. Sütü taşmayanlar üzülmesin, yapı kaynaklı. Bazen de akşam yediğiniz bir şeyler ekstra süt yapımına sebep oluyor ve gece boyunca süt sızıyor. Bu anlamda göğüs pedi iyi bir yardımcı.
  9. Göğüs Pompası : İster manuel, ister elektrikli; emzirirken bir pompa edinilmesi şart. Özellikle çalışan anneyseniz.. Hoş, evde oturan anneyseniz de lazım. Zira pompa, özgürlüktür. Sütünüzü sağıp bebeğinizi güvenilir birine emanet edersiniz; siz de biraz nefes alırsınız.
  10. Süt Saklama Torbası : Ben hiç kullanmadım, taze taze sağıp sağdığım biberonla besledim. Lakin belki çok süt üreten bir annesinizdir, bol bol sağıp dipfrize atmak istersiniz, lazım olabilir.

Listeye şöyle bir baktım da yeni annelik tamamen emzirme üzerine kurulu gibi gözükmüş. Hmm, daha önceki yazımda belirttiğim gibi ( bkz : Yenidoğan İhtiyaç Listesi  ) ruhen ve fiziken sağlıklı olmak en önemli ihtiyaç. Ben sadece satın alınabilir olan ihtiyaçları sıraladım, kalanı sizde.

Elektronik Bakıcı Meselesi

“Elektronik bakıcı” nedir ?

Televizyon, telefon, tablet, bilgisayar, vs çocuğumuzun kurcalamaya bayıldığı elektronik aletlere elektronik bakıcı deniyor. Siz kendi işinizle meşgulken bir şeyler de çocuğunuzu meşgul ediyor, ona dadılık yapıyor… İyi mi, kötü mü?

Bizim zamanımızda televizyon vardı, 84 doğumlu bir çocuk olarak hem tek kanallı dönemi, hem özel kanallar dönemini gayet iyi hatırlıyorum. O zamanlar TRT’de çizgi film saatleri olurdu, o saatleri kaçırmazdık. Sonra Star Tv çıktı, düzenler biraz değişti, hele diğer kanallar çıkınca işler iyice değişti. Bir yerden bir çizgi film, o bitince diğer kanaldan başka çizgi film derken televizyon karşısında geçirdiğimiz süre arttı. Önce yarım saatti, sonra iki saat oldu… Düşününce yine de masum saatler gibi geliyor…

Ben çocukken atarimiz vardı, odamızı toplarsak oynayabilirdik, saat 5’e kadar; sonra arka bahçeye inip apartman arkadaşlarımızla istop falan oynardık. O da akşam ezanı  okunana kadar… Her şey saatli, programlıydı.

Bizden farklı olarak çocuklarımız akıllı telefonların, tabletlerin, bilgisayarların göbeğine doğdu ve pek sevdiğimiz Youtube gibi uygulamalar çocuklarımızdaki bekleme ve yetinme gibi bazı yetenekleri köreltti. Şimdi tamamen şımarık ve sabırsız çocuklarımızla baş etmeye çalışıyoruz…

Bu böyle olmayabilir miydi ? Yani hiç elektronik bir alete maruz bırakmadan büyütebilir miydik ? Evet, bu mümkün. Yeterince idealist davranırsanız ve çevrenizdekiler de size saygı gösterirse neden olmasın? Küçücük beyinler illaki kontrolsüz videolar ile zehirlenmek zorunda değil. Lakin ilk başta çocuğun evde sürekli gördüğü insanların kendilerini elektronik bakıcılar dışında bir şeyler ile oyalayabilmesi gerekiyor. Siz kendinizi de yırtsanız evin babası elinden telefonu düşürmüyorsa mesela, veya akşamlarınızı televizyon karşısında geçirmeyi âdet haline getirdiyseniz çocuklarınız da elektronik eşyalara daha fazla ilgi göstereceklerdir, kaçışı yok. Yani ilk kural, evdeki elektronikleri ailecek sınırlandırmak…

İşin “bakıcı” kısmı, aynı anda bir sürü yetmeye çalıştığımız için biraz çekici gelmiyor değil. Gönlüm çocukların ne ekran ışınlarına maruz kalmasına, ne de birebir bilmediğimiz içerikleri izlemesine razı; lakin şartlar zaman zaman beni buna zorluyor. Mesela bir restorandayız, çocuğu oturtamıyorum! Kafamı çevirip diğer çocuklu ailelere baktığımda onların da minik ekran bağımlıları yetiştirdiğini görüyorum… Çocuklarının akıllı telefonları nasıl kullandığını anlatıp böbürlenen anneler görüyorum… Bence yeni nesil hastalığı, ekran bağımlılığına dayalı göz ve beyin fonksiyonlarının yavaşlaması veya farklılaşması olabilir…

Pedagoglar, ekran karşısında geçirilen sürenin 0-3 yaş arasında sıfır, 3 yaşından sonra da günde 15-30 dakika aralığında olması gerektiğini söylüyorlar. Şimdi öz eleştiri yapacak olsak hangimiz kafa dinlemek için çocuğunu elektronik bakıcılara emanet etmiyor ? Etmeyenleri can-ı yürekten kutluyorum, maalesef ben bu konuda başarısız olan gruptayım…

Neyse ki artık yaz geliyor da çocukları oyalamak kısmen daha kolay. En azından açık havada gezebileceğiz ve oturup çizgi film izlemekten daha çok keyif alabileceğimiz etkinliklere katılabileceğiz. Oley! ( bu da mazlum avunması olsun 😦 )

Korkma! İyi Bir Annesin

Korkma--Iyi-Bir-Annesin-resim-377Bazen hepimiz birinin omzuna yaslanmayı ve o birinin bizi biraz olsun sakinleştirmesini dileriz. Hayal ettiklerimiz ile yaşadıklarımız arasında dünya kadar fark vardır. Sakin ve uslu bir bebek hayal ederiz, hiç uyumayan ve sürekli ağlayan bir bebeğimiz olur… Biraz daha büyürler, farklı sorunlarla karşılaşırız… Kendi kendimizi avutmayı öğrenmişizdir ama bazen kendimize yetemeyiz. Hepimiz yaşıyoruz bunu, tüm anneler serüvenlerinin bir yerinde çaresiz hissediyor, bir çözüm istiyor… Yazar tam da bunu fark etmiş ve destek olma işini gayet başarmış.

Doç. Dr. Saniye Bencik Kangal, nam-ı diğer Akademisyen Anne bir çocuk gelişim uzmanı. Ayrıca Instagram’dan gördüğüm kadarıyla çok pozitif ve cici bir insan. Hal böyle olunca hem akademisyen kimliği, hem de akıcı anlatımıyla sözlerine kulak vermemek olmaz. 🙂

Hikaye, günümüz annelerinden Zara ile kızı Koza arasında geçiyor. Hepimizin kenarından köşesinden ya da tam göbeğinden yaşadığımız sorunları Zara da yaşıyor ve yazar tavsiyelerde bulunarak sorunu çözüyor. Ama bunu karmaşık bir dil kullanarak  veya anneyi yargılayarak değil, gayet içten bir şekilde, basit cümlelerle yapıyor. Hem okurken sıkmıyor, hem de insanda “oldu canım!” hissi uyandırmıyor. (Bazı çözüm önerileri bende hep bu hissi uyandırır ve ciddiye alıp uygulamam bile..)

Bu kitap çocuklarımın tüm davranışlarının sorumluluğunu üstlendiğim, kendimi müthiş yük altında hissettiğim bir dönemde karşıma çıktı. Tesadüfen… Ya da belki biraz sakinleşmem için küçük bir göz kırpmadır. Okurken hmmm dediğim yerler oldu, daha önce hiç öyle düşünmediğimi ya da  yanlış yaptığımı fark ettiğim kısımlar…

Günün sonunda sevdim yani 🙂

Dipnot : Ayrıca grafik tasarımını da beğendim.

 

Arabada Bebek Var!

61d80192-2b1f-4e99-bf5d-499ca2ac4ae2_1.7e44726bc0be9ff16f6869011a7db142.jpegArabada bebek var veya Baby on board türevi işaretler neden kullanılıyor, hiç düşündünüz mü ?

Michael Lerner adında bir Amerikalı, 18 aylık yeğenini araba ile gezdirirken, araçların onu yakın takip etmesinden rahatsızlık duymuş ve bir ebeveynin çocuğu ile araçta yaşadığı endişeyi fark etmiş. Sonra klasik Amerikalı kafası ile bu endişeyi nakde çevirmenin yolunu aramış ve 1984’te Safety First adında bir şirket kurmuş, 15 senede 158 milyon dolarlık ciroluk bir şirket haline getirmiş…  Güzel fikirmiş, değil mi ? 🙂

Anne olana kadar üzerinde “arabada bebek var” amblemli arabalar hakkında pek kafa patlatmadığımı fark ettim. Sadece trafikte bu amblemi taşıyan bir araç gördüğümde daha hassas davranmaya çalışıyordum. Hiçbir zaman bunun gösteriş olsun diye asıldığını düşünmemiştim, sadece “arabada prenses / prens var” tarzı cinsiyet belirten amblemler gördüğümde ebeveynin çocuğunun cinsiyetiyle gurur duyduğunu düşünürdüm.

Anne olunca işler değişti tabi… İnsanların sabırsızlığı, duyarsızlığı, kabalığı, sürekli klaksona basmaları, yol kesmeleri, ani manevraları vs daha çok gözüme batmaya başladı. “Hu hu, sen tek başına içindeki öküzle yollardasın ama benim yanımda minnoş bir canlı daha var ve onu sarsmak istemiyorum, senin klakson sesinle korkmasını, ağlamasını istemiyorum…”  Evet, yanında bir bebekle trafiğe çıktığında arabada sadece senin olmadığının bilinmesini ve arabadaki diğer canlıya da itina gösterilmesini istiyorsun. Bunu görgüsüzlüğünden değil, her çocuk birbirinden kıymetli olduğu için istiyorsun. Çünkü anne olduğunda birden başka bir kimliğe bürünüyorsun. Ama sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada bunun görgüsüzlük olduğunu düşünen, çocuklarımıza neden ekstra ilgi ve özen beklediğimizi anlayamayan bir kesim var(mış) Bu kesime de ben anlam veremiyorum… (Çocuk sahibi olmama ihtimalleri yüksek)

“Arabada bebek var” bence ne demektir ?

  1. Temkinli kullanıyorum çünkü yanımda minik bir can daha taşıyorum. O da, diğer tüm canlılar gibi çok değerli.
  2. Dikkatimi dağıtacak şeyler yapma, makas atmaya kalkma, güvenliğimi riske atma.
  3. Klaksona basma, çocuk uyuyor.
  4. (Allah korusun) Arabadan fırlama riski olan bir kazada etrafta çocuğumu da arayın.
  5. Şu an bebek ağlıyor olabilir, onun stresi içindeyim. Belki de o yüzden yanan yeşil ışığı görmemiş olabilirim.

Aslında toplumca birbirimize saygı duysak hiç ekstra ibarelere gerek kalmaz ama kabalık, anlayışsızlık ve tabi ki cehaletten kurtulamıyoruz…

Şşşş, biraz sessiz olun, arabada bebek uyuyor… 

Tandem Emzirme

Tandem emzirme, farklı yaşlardaki iki bebeği emzirmek için kullanılan bir terim. Yani emzirme dönemindeyken tekrar hamile kalan annelerin emzirmeyi bırakmamaları ve doğum sonrası iki çocuğu da emzirmeye devam etmeleridir.

Ben bu kavramı yeni öğrendim ve açıkçası çok şaşırdım. Doktor değilim, çok teknik bir dil kullanamam ama normal şartlarda emzirme için salgılanan hormonlar doğumu tetiklediği için düşük riski oluşturuyor diye biliyordum. Haliyle hamileyken emzirmeye devam edilebileceği ve bebek doğduktan sonra da 2 çocuğun emmeye devam edebileceği fikri beni çok şaşırttı. En basitinden, bebeğin ihtiyaçlarına göre anne sütünün formülünün değiştiğini düşünürsek, anne aynı anda nasıl iki ayrı çocuk için ayrı formüller üretebilir ki! Tam bir  mucize… Üstelik emdikçe sütün arttığını düşünürsek, büyük kardeş küçük kardeşe bir kıyak yapıyor ve anneyi de sağma çilesinden kurtarıyor diye düşünebiliriz 🙂

Halk arasında yaygın olan “emzirmenin doğal bir korunma yöntemi” olduğu fikrinin yanıltıcı olduğunu biliyoruz. Demek ki “hamileyken emzirilmez, bebeğine yarardan çok zarar verirsin” fikri de yanlışmış… Hormonlar dolayısıyla sütün tadı değişiyormuş ama bazı bebekler bu tat değişikliğine aldırış etmeden emmeye devam edebiliyorlarmış. Tandem emziren annelerin deneyimlerine göre iki kardeşin emme sırasında kurdukları bağ görülmeye değermiş.

Sağlam bir emzirme savunucusu olarak bu fikri çok sevdim ve henüz tandem emzirme kavramını duymamış anneler için bir kapı açmak istedim. Eminim hamile kaldığı için emzirmeyi bırakacak ve bunun sorgulamasını yapacak pek çok anne, erken doğum veya düşük riski olmadığı müddetçe en azından deneyecektir. Kenarından köşesinden bir çocuğun bile daha çok emmesine vesile olsam ne mutlu bana!

Bu konuda endişeleri olan anneler, cesaret verici bir yazı okumak isterseniz buyrun…

Detaylı bilgi için bkz : Google 

Yenidoğan İhtiyaç Listesi

Bloga yazdığım ilk yazılardan biri yenidoğanlar için ihtiyaç listesiydi. Hatta önce giyimden başlamıştım, sonra da ev, uyku, banyo, beslenme vs devam edecektim ama araya başka şeyler girdi, unuttum. ( Bu seriye devam edeceğim ama, kesin :))

Geçen gün aklıma geldi, aslında bir yenidoğanın en büyük ihtiyacı sağlıklı bir anne. Bir yenidoğanı aylarca kalbinin sesiyle rahatladığı annesinin göğsünde olmaktan başka ne rahatlatabilir ki ? Emmese de orada kalsın, o tanıdık sesi duysun; onu seven, isteyen, koruyan, besleyen ve ona bakan bir annesi olsun, yeter… Bazen çok acı hikayeler duyabiliyoruz… Bu hikayelerin bir kısmında anne kendi sağlığıyla boğuşurken bebeğiyle ilgilenemiyor, bir kısmında bebek kendi sağlığıyla boğuşurken annesine kavuşamıyor, bir kısmında da her şey normalken annenin psikolojisi normal olmuyor…

Hamileyken en büyük korkum, lohusa depresyonuydu. Depresife yakın bir kişiliğim olduğu için, lohusa depresyonu da benim için gayet yakalanılası bir rahatsızlıktı. Kocaman karnıma bakıp içinden çıkacak yavruyu koşulsuz seveceğime inanıyor ama bir yandan da ” kendimden ummadığım bir ruh haline girip onu kabullenemezsem” diye kaygılanıyordum. Çok şükür ki endişelerim yersiz çıktı ve sanki anne olmak için doğmuşum gibi kapıp kavradım yavrumu. Hatta biraz kıskançlık, aşırı sahiplenme gibi başka bozukluklar çıktı 🙂

Sağlıklı bir anne nedir, ne yapar derseniz; bana göre bu annenin kendi çabasıyla değil, çevresiyle beraber oluşturabileceği bir kavramdır.

  • Öncelikle yeni anneye dinlenmesi için ortam yaratılmalıdır.
  • Onun ihtiyaçlarına ve isteklerine anlayış gösterilmeli, ondan hizmet beklenmemelidir.
  • Yeni annenin davranışları, oturması, kalkması, yatması, emzirmesi vs eleştirilmemelidir. Onun canını sıkacak en ufak söz edilmemelidir, sütü hemen etkilenir.
  • Yeni baba, yavrusunun farkında olmalı ve olaya bir şekilde dahil olmak için küçük işlerde yardımcı olmalıdır. Bebeğin gazını çıkarmak, bebeği uyutmaya çalışmak, banyosuna yardımcı olmak gibi
  • Bebek ile anne ayrı tutulmamalıdır. Bebek sahiplenilip anne dışlanmamalıdır. Genelde babaanneler bebeği sahiplenir nedense, soyadı dolayısıyla olsa gerek.  Bunu nedense iyilik gibi yaparlar : “Biz bebeğe bakalım, sen uyu” Kötü niyetlisi de “bebeğe ben bakarım, sen misafirleri ağırla veya evi temizle veya yemek yap” vs Tamam da, anne-bebek bağlanması ne olacak ?  Bizde de babaannemiz benden önce koşturuyordu kızıma, iyi niyetinden hiçbir şüphem yok ama yine de lohusa halimde çok dokunmuştu bana…
  • Toplumdaki yaygın inanışlardan biri, bebeğin sıkça kucaklanmasının onu şımartacağı ve uzun vadede anneye rahatsızlık vereceğidir. İtiraf etmem gerekirse ben de öyle düşünüyordum ama bebek sahibi olmadan konuşmak kolay tabi…. Senin canın ciğerin orada ciyaklarken kolaysa istifini bozmadan yerinde otur öyle! Mümkün değil… Anne mümkün olduğunca bebeğini kucaklamalı, onunla konuşmalı ve ona güven vermelidir. Mutlu bebek, mutlu annedir…
  •  Maalesef doğum olduğunda evde ziyaret etmek gibi abuk subuk adetlerimiz var… Ziyaret ile beraber misafirin bebeği kucaklaması, anneyi öpmesi hatta bebeği öpmesi gibi hiç hiç hiç tasvip etmediğim adetler de cabası… Sağlıklı bir anne için, bu tip mikrobik faaliyetlerin odanın dışında tutulması şart. Hem annenin, hem bebeğin en hassas dönemi çünkü…
  • Anne standart ev işlerinden muaf tutulmalıdır. Maddi imkanlar yeterliyse dışarıdan destek alınmalıdır. Yürüyen ev düzeninin bozulması dolaylı olarak anne psikolojisini etkileyen bir şey, zira eşler bu konuda anlayışsız davranabilir. Nedense erkekler doğum olayını idrak etmekte çok zorlanıyorlar. Bebeği sadece geceleri ciyaklayan ve uyumalarına engel olan bir yaratık gibi görüyorlar… Keşke hamilelik süresince babalarda da anneye benzer hormonlar salgılansaydı! 🙂
  • Annenin bebeği doğru besleyebilmesi için kendisinin de doğru beslenmesi şart. Eğer şartlar müsaitse aile kadınları bu konuda destek olabilir. Hatta bir süre için ev yemekleri yapan temiz bir yemek firması ile anlaşma yapılabilir.
  • Anne mümkün olduğunca pohpohlanmalı, hiçbir şekilde moralini bozmasına izin verilmemelidir. Yeni annelerdeki en büyük moral bozma sebebi doğum sonrası kilolardır. Birçok hamile, doğumdan sonra birden hemen eski hallerine kavuşacakları yanılgısına düşerler. Doğumdan sonra sanki hiç doğurmamış gibi bir göbekle eve döndüklerinde ise bu bir depresyon sebebidir… Halbuki vücuttaki ödem 7-10 gün içinde atılır ve kısmen toparlanma başlar. Bünyeden bünyeye değişse de ilk 6 ay zayıflamak adına pek de bir şey beklememek lazım. Bu konuda en önemli görev babaya düşüyor. Eğer ki baba, anneye güzel olduğunu hissettirmeyi başarabilirse, anne bu konuda endişelenmekten vazgeçebilir. (Kimi kadınlarda ise vücut güzelliği anneliğin kutsallığından daha önemlidir. Anne olduk diye kendimizi salalım demiyorum ama en azından önceliğimiz, bebeğimiz olsun diyorum. )

İlk etapta aklıma gelen ipuçları bunlar. Sanırım tüm bunlar yerine getirilebilse yeni anne, sadece sağlıklı değil; muhteşem olur…

Tüm lohusalara sağlam ve tertemiz bir ruh sağlığı diliyorum. Umarım tüm hamişler sağlıklı sıhhatli bebeklerine; tüm bebişler de kendilerini sevgiyle saracak biricik annelerine kavuşur.