Yenidoğan Sarılığı – Anne Sütü Sarılığı

Haftalarca bekledik, bir şekilde doğumu da gerçekleştirdik, artık bebeği alıp bir daha hastane yüzü görmek istemiyoruz, değil mi ? Tabi öyle bir dünya yok…

İki çocuğumu da cuma günü doğurdum, pazartesi günü aile merkezine gidip topuk kanlarını verdik. (Lohusa annelere, gitmelerini pek tavsiye etmem; bebek çığrındıkça ben de çıldırdım orada… ) 1 haftalıkken de rutin çocuk doktoru muayenelerine başladık. Ben kabul etmesem de bebeğim giderek sararmaya başlamıştı ve en sonunda doktorumuz “hastaneye yatacaksınız” dedi… O an dünyam nasıl da başıma yıkılmıştı, nasıl da tüm gece ağlamıştım; dün gibi hatırlıyorum…

Efendim, yeni doğan sarılığı denen bir şey var. Doktor olmadığım için terim kullanamıyorum ama kan hücrelerinin parçalanması ile ortaya çıkan bilirubin isimli maddeyi bebeğin karaciğerinin işleyip atamamasından kaynaklanıyor. Vücut bu sarımsı maddeyi dışarı atamadığı için göz aklarına kadar sararmaya başlıyor. Normalde 1 hafta gibi bir sürede başlayıp bittiği için birçok anne sarılığı bile fark etmiyor da “doğduğunda böyle değildi, bebeğin rengi açıldı” diyor 🙂 İlk etapta bebeğin kara-sarı görüntüsü dışında bir sorun teşkil etmese de kandaki bilirubin değerinin çok yükselmesi kan değişimi ile sonuçlanabiliyor. Bu tip bir işleme gerek duyulmaması için fototerapi denen bir yöntem ile bebeği mavi – beyaz ışık altında tutuyorlar. Bu ışık, bilirubinlerin parçalanmasını ve vücuttan daha kolay atılmasını sağlıyor. Nitekim kızımı 1gece, oğlumu 1+2 gece hastanede yatırdıktan sonra kanındaki bilirubin değerleri bir hayli düşmüştü.

Fototerapi İşlemi

  • Gezici fototerapi üniteleri ile bu işlemi ev rahatlığında yapmak mümkün. Ancak gezici üniteler, hastanelerdeki üniteler kadar güçlü değilmiş. Bu yüzden bize tavsiye etmediler.
  • Bebek, çıplak bir şekilde sadece bezi ve gözlerine takılan gözlük ile bir kuvöze yatırılır. Fototerapi ne kadar çok yüzeye temas ederse o kadar etkili olur. Çocuğun pozisyonunu sürekli değiştirmek gerekir.
  • Mavi-beyaz ışık kaynakları kuvözün etrafına kurulur.
  • Anne veya refakatçi sürekli bebeği gözlem altında tutmalıdır. Çünkü bu küçük yaramazlar durdukları yerde durmaz ve o bantlı gözlükten nefret ederler. Küçücük parmaklarıyla sürekli gözlüğü kurcalayıp dururlar… Ancak ışınlar göze zarar verebilir.
  • Anne veya refakatçi sürekli bebeğin vücut ısısını kontrol etmelidir. Her ne kadar ışın altında belli bir sıcaklık oluşsa da birkaç günlük bir bebekten söz ediyoruz, sarılıktan yırtıp zatürre yapmamaya gayret ediyoruz.
  • Anne, sütü varsa emzirerek veya sağarak; yoksa mama ile düzenli olarak besleme yapmalıdır. Zira bilirubinin vücuttan atılması için bebeğin sıvı alımı çok önemlidir.
  • Anne veya refakatçi bebeğin bezini kontrol etmelidir. Bezi ne kadar çok kirlenirse o kadar sevinebilirsiniz. Kakası yeşillendikçe bebek parçalanmış bilirubinleri vücuttan atıyordur.
  • Fototerapinin ne kadar süreceğine doktor karar verir, genelde 24-48 saat yeterli oluyor. İşlem bittikten sonra bebekten kan alınıp bilirubin seviyesini kontrol ediyorlar.  Ancak bu kan alma işleminde herkesin deneyimli hemşireye denk gelmesini dilerim. Deneyimsizi baya can sıkıcı , can acıtıcı oluyor….

Sarı bebeklerin annelerine tavsiyeler…

İki çocuğu birden fototerapi almış bir anne olarak o günleri hatırladığımda yine canım sıkılıyor ama minicik bebeklerin maruz kaldığı başka sorunları düşündüğüm zaman, en kötüsü bu olsun diyorum.

  • Bebeğinize “anne sütü sarılığı” teşhisi konursa ve bebeğinizin fototerapi alması gerekirse canınızı sıkmamaya çalışın. Biliyorum, hastane ortamı pek sevimli bir ortam değil. Biliyorum, uzaktan konuşmak kolay… Ama sizin güçlü olmanız çok önemli, moral anne sütünü doğrudan etkileyen bir şey. İlkinde şok yaşadığım için , ikincisinde bebeğim yeni doğan yoğun bakım servisine alındığı için kendimi tutamadım ve o kadar üzüldüm ki sütüm inanılmaz etkilendi… Normal olarak ikinci çocukta daha metanetli olacağımı düşünmüştüm ama 3 günlük bebeğimin yüzünü görmeden, onu emziremeden, 2 saatte bir koştura koştura sütümü sağmaya giderek yoğun bakım servisi kapısında beklemek beni çok yıprattı. Orada başka türlü hayat mücadelesi veren bebeklerin annelerine kıyasla ben daha şanslıydım ama gel de bunu lohusa yüreğime anlat…
  • İkinci olarak, bebeğin bilirubin seviyesi normal denebilecek noktaya geldiğinde bile rengi hemen açılmayacak. Cildin sarı olma durumu 2-2,5 ay devam edecek. Önce el ve ayaklardan, en son da göz aklarından çekip gidecek ve bebeğiniz gerçek cilt rengine kavuşacak.
  • Bebeğiniz için yapabileceğiniz en iyi şey onu durup durup emzirmek. Ne kadar çok sıvı alır beslenirse, o kadar çabuk normalleşir.
  • Bebeğinizi görenler “rengi biraz şey gibi, değil mi?” (o “şey” neyse?) Neden bu kadar sarı bu çocuk? , Bir rahatsızlığı mı var ? Sarılığı bulaşıcı mı? Sen beyazsın, eşin beyaz; bebek nasıl esmer olmuş? ”  gibi sorular soracak. Siz de “anne sütü sarılığı”nı anlatıp duracaksınız.
  • Her ortamda muhakkak bir çokbilmiş çıkacak ve size “aaa, doğar doğmaz şekerli su vermediniz mi ? Öyle yapsaydınız sarılık olmazdı” gibi sizin moralinizi bozmaktan ve kendinizi suçlamanıza sebep olmaktan başka bir işe yaramayan cümleler kuracak. Moralinizi bozmayın, işe yaramıyor. Hatta efsanevi şekerli suyun, gazı kaçmış soda, nar suyu, vs gibi versiyonları da var ama hiçbiri işe yaramıyor. Doktor işe yaramaz demişti ama ben ikinci çocuğumda güya “deneyimli anne” olduğum için denedim. Gerçekten işe yaramıyor…
  • Yine bu çokbilmiş birileri çıkıp “erken doğumlarda böyle sıkıntılar oluyor, bebek daha tam gelişmediği için bla bla bla” diyecek. Yine alakası yok. Benim çocuklarımın biri tam 38 haftalık (3,400kg) , diğeri tam 37 haftalık (3,200kg) doğdu ki gayet normal kilodaydılar ama anne sütü sarılığı oldular. Daha küçük doğan bebeklerde olmayabiliyor, daha büyük bebeklerde de olabiliyor. Yine doğrudan “sebep bu” demek çok doğru değil, anneyi üzmekten başka işe yaramaz. O gün çok ev işi yapmasaydım, eğilip kalkmasaydım, yürüyüşü abartmasaydım, vs Kendiliğinden sancın gelmiş, doğum başlamış, nasıl içeride tutacaksın ki ?
  • 4 sene önce kızımdan her hafta kontrol amaçlı topuk kanı alınıyordu ve neredeyse 2 ay devam etti. 2 sene önce birkaç kez kan kontrolü yaptılarsa da oğlumu genellikle bilirubin ölçüm cihazı ile ateş ölçer gibi ölçtüler. Vücudunun birkaç yerinden değer alıyorlardı. Yani bebeğinizden sürekli kan aldırmak zorunda değilsiniz, cihaz kullanan bir hastane bulabilirsiniz.
  • Günün sonunda her şey geçiyor, hatırlanmıyor bile… Allah büyük dert vermesin, herkese sağlıklı günler dilerim.

OKB Ebeveynler ve Çocukları

OKB yani Obsesif Kompülsif Bozukluk kulağa yabancı gelebilir, bildiğimiz takıntı – saplantı hastalığı aslında. Takıntı – saplantı deyince de pek korkutucu gelmedi, değil mi ? Hani hepimizin basit takıntıları vardır, hatta biz onlara “prensip” deriz. Ne bileyim, çoğumuz simetri / düzen hastasıyızdır veya çok istediğimiz bir şey için durmaksızın dua ederiz, totem yaparız falan… Ama yok, onlardan bahsetmiyorum; hastanın önce kendi, sonra da çevresindekilerin hayatını takıntıları yüzünden yavaş yavaş yaşanmaz hale getirmesinden bahsediyorum.

Yavru, bebekken yaptığımız bir sürü gereksiz davranış “evham” adı altında toplanabilir ve hemen hemen tüm anneler içgüdüsel olarak bu hastalığa yakalanır. Hoş, anne biraz rahat davransa, hemen anneanne, babaanne veya baba faktörleri devreye girer. Aileye bebek geldiği zaman herkes “iyi niyetli” endişeler duyar; bu normal. Lakin yavru biraz büyüdükten sonra kendi takıntıları ile çocuğu delirtmek, işin asıl sorunlu kısmı. Çünkü takıntı / saplantı sahibi olmak demek; kişinin günlük hayatında ciddi zaman kaybetmesi ve bir şekilde sürekli huzursuz ve mutsuz olması demek. Haliyle takıntılı bir ebeveyn ile büyüyen bir çocuğun bundan etkilenmeme şansı maalesef yok..

En basit haliyle takıntı, işin düşünce kısmı; saplantı ise takıntının getirdiği huzursuzluğu ortadan kaldırmak için yapılan tekrarlı eylem diyebiliriz. Mesela, çocuğun dışarıda olduğu her an mikrop kapıp hastalanacağını düşünmek, sağa sola dokunmasına izin vermemek ve gerilmek takıntı; bu endişeden mütevellit sürekli çocuğun elini ayağını silmek, eve dönünce çocuğu çitiler gibi yıkamak veya tatmin olmayıp birkaç kez yıkamak saplantı kısmı. Mesela çocuk uyurken ölürse diye endişelenmek takıntı; sürekli gidip bakmak, nefesini dinlemek, camı, kapıyı, gazı kontrol etmek saplantı. Mesela, çocuğun sürekli üşüteceğini düşünmek, Temmuz ortasında çocuğun çorabını bile çıkarmasına izin vermemek takıntı; gelip gidip çocuğa ceket, yelek, patik vs giydirmek veya çocuk terledikçe üstünü değiştirip yine kat kat giydirmek saplantı. ( Sonra “çocuğum çok terliyor, cildi fidi fidi oldu (atopik dermatit) , teni çok hassas” falan demek de işin manyaklık kısmı oluyor 😀 )

Araştırmalar psikolojik rahatsızlıkların özellikle babadan geçme ihtimalinin daha yüksek olduğunu gösteriyor, ancak çocukların babadan çok anneye maruz kaldıklarını düşünürsek “öğrenme” yöntemi ile de sağlıklı yavrumuzu manyaklaştırabiliriz. ( Biraz çabayla her şey mümkün!) Günün sonunda, genetik alt yapı ile öğrenmenin birleşiminden çok bariz hasta yavrular yetiştiğini biliyorum…

Her gün ayakkabısını, kemerini, telefonunu, cüzdanını, saatini, şifonyerin üstünü, tuvalet aynasını komple silmeden rahat edemeyen bir eşe sahibim. Günün en az yarım belki bir saatini bu saçmalığa harcıyor çünkü bu işleri yavaş yavaş, sindire sindire yapmayı seviyor. Bir ritüel, bir tören gibi… Sırayla… Ayrıca düzenlediği her şey simetrik de olmalı. Tüm eşyalar onun koyduğu açıda, yerli yerinde olmalı. Eve geç gelsek, uykudan gözleri yansa bile o “çok mühim işler” mutlaka yapılmalı. O bu “işleri” yaparken odaya çocuklardan biri girerse, bir yerleri karıştırırsa ya da sadece konuşursa bile sinirlenip bağırabilir, ne de olsa “çok mühim işler”…  Dinlerken olayın vahameti anlaşılmayabilir ama evlerindeki normal üstü titiz anne modeli ile çocukluğunda filizlenip yetişkinliğinde kemikleşen çok zor bir hayattan bahsediyorum… ( Bir de aynı titizliği ben göstermiyorum, çocukları özgür bırakıyorum diye bana kızıyor, deli miyim?!? 🙂 )  Bence çocuklara temiz olmak, düzenli olmak, oyuncaklarını kaybetmemek, bir eşyayı koyduğu yeri hatırlamak gibi şeyleri abartıya kaçmadan da öğretebiliriz. Babaları bu yönteme inanmasa da benim oyum her zaman sakinlikten ve özgürlükten  yana.

Diyebilirsiniz ki “ortada genetik bir gerçeklik varken, annesi/babası gibi takıntı belirtileri gösteren çocuğa ne yapılabilir ki ?” Bunu ben de düşündüm ve psikoloğuma sordum, “takıntıları özendirmemek gerek” dedi. Yani sağlıklı olan ebeveyn, çocuğunu gözlemleyerek takıntı belirtileri gösterdiğinde buna pay vermemeliymiş (diğer ebeveyn için o hareketler normal ve olması gereken çünkü). Çocukların inatçılığını ve sabit fikirliliğini düşündüğüm zaman bir hayli zor bir görev olduğunun farkındayım. Ancak  takıntılar kademe kademe büyüyerek hayatı kaplıyormuş. En başta dediğim gibi bunları belli bir seviyede tutarsanız prensip sahibi olursunuz, tutamazsanız o “prensipler” sizin sahibiniz olur…

Şimdi şöyle objektif olarak kendimizi bir değerlendirelim, acaba çocuğumuzla alakalı manyak gibi davrandığımız şeyler var mı? Veya kendi hastalıklı davranışlarımızla çocuğumuzun hayatını ne kadar etkiliyoruz acaba ?

İştahsız Çocuk

İştahlı çocukların anneleri, ne kadar şanslı olduklarının farkında olmayabilir ama ben biliyorum 🙂

İştahsız çocukların anneleri ise mutfakta sürekli yaratıcı olmanın derdine düşmüş, çocuğuna bir şeyler yedirememenin ve mutfak motivasyonunu kaybetmenin sancısını çeken, haliyle benim daha rahat empati kurabildiğim bir gruptur.

Kızım maalesef ki patates ve havuç dışında hiçbir sebze yemiyor.  Bal dışında hiçbir kahvaltılık (peynir, zeytin, yumurta, vs) yemiyor. Meyve kategorisi kısmen daha geniş :  salatalık, elma, armut, üzüm, muz, kiraz, karpuz, erik. O kadar meyve varken sadece bu kadar… Yemek olarak yedirebildiklerim : pilav, makarna, pide, pizza, patates kızartması. Mesela çocuk olup köfte yemeyi reddeden bir kızım var… Hala inanamıyorum, bir çocuk köfteyi nasıl sevmez diye!

Kendi tecrübelerime dayanarak iştahsızlığın hazır gıdalara geçilen ilk dönemden beri  belli olduğunu söyleyebilirim. 6-7 aylık bebeğiniz özene bezene hazırladığınız çorbalarınızı yemiyorsa, aramıza hoş geldiniz… Halbuki sırf çocuğun damak tadı gelişkin olsun diye hamileliklerim boyunca şarküteri ve sakatat ürünleri, derin deniz balıkları gibi zararlı sayılacak şeyler hariç her şeyden yedim. Hatta ikisinde de kasa kasa çilek yedim ama kızım üç buçuk senede bir adet çileğin tamamını yutmamıştır. Yani iştahsızlığın veya yiyecek seçmenin hamileyken yediklerimizle alakası yokmuş. 

Gerek anneannemizin, gerek babaannemizin evleri, hatta göreceli olarak çeşit azsa da bizim evimiz tencere yemeklerinin piştiği, her hafta taze sebze giren evler. Hatta öğrensinler, heves edip bir şeyler istesinler diye çocukları pazara götürüyorum, sebzenin âlâsını görüyorlar. İkisi de peynir yemiyor, halbuki babaları bir peynir canavarı. Her öğünde soframızda peynir olur. Yani iştahsızlığın görmekle görmemekle de alakası yok. 

İştahsızlığın neyle alakası olabilir ?

  • Genetikle belki. Zira ben de iştahsız; yemek saatlerini kendime de, anneme de işkence haline getiren, bir lokma yemeği saatlerce ağzında döndüren, keyifsiz bir çocukmuşum. Böyle düşününce ileride damak zevkinin değişeceğine inancım artıyor.
  • Onu yemekten soğutan hareketler… Çocuğu yemek yemediği için agresifleşen anneler vardır, peşinden koşup yemek yediren, burnunu sıkıp ağzını açtıran, yemediği için ceza veren, bağıran, vuran, vs… Hiçbirini yapmadım, yine de iştahsız oldular.
  • Lezzetsiz yemek Bu konuda çok iddialı değilim ama sadece benim yemeklerimi yemeselerdi bu ihtimale inanabilirdim.
  • Çocuğun yapısı? Yani o öyledir, onu öyle kabul etmek gerekir. Diğer tüm saçma sapan huylarını kabul ettiğimiz gibi bunu da kabul ederiz.

Neyse sebepleri geçelim, çözümlere gelelim…

Benim çözümüm;

  • Çocuğun sevdiği yiyecek üzerinden farklılaştırma yapmak. Mesela pizzayı çok sevdiği için çok malzemeli pizzaları tercih ediyorum. Pilavı çok sevdiği için et suyu ve sebze suları ile zenginleştiriyorum.
  • Merak edip deneyeceği şeyler pişirmeye çalışıyorum.
  • Tabağına çok az yemek koyuyorum ki bitirme motivasyonu olsun. Bazen 1-2 lokma için pazarlık yapıyoruz 🙂
  • Yeni şeyler denemesi için onu teşvik ediyorum ama zorlamıyorum. Hatta yemek yemesi için de zorlamıyorum. Sadece kural şu : yemek yemeyene gece sütü yok. 

Çocuğunuza bir şeyleri yedirmeye çalışıyorsanız, siz de şunları yapabilirsiniz :

  1. Gönlüm yemeğin yemek masasında ailecek yenmesinden yana. Ama aile sofrası işkence sofrasına dönüşecekse bırakınız, oynamaya devam etsinler… Kendi mama sandalyelerine veya küçük masalarına oyuncak getirmesine ve oynamasına izin verebilirsiniz. O oynarken yavaş yavaş bir şeyler ağzına tıkıştırabilirsiniz. Çoğunlukla oyuna dalmış oldukları için ne yediklerinin farkında olmuyorlar.
  2.  Yemesini istediğiniz sebzeyi çorba haline getirebilirsiniz. Mesela tarhana seviyorsa, içine biraz bal kabağı koyun veya yararlı başka bir şey.
  3. Et suyu gibi sebze suyu çıkarıp yediği şeylere ekleyebilirsiniz. Mesela pilav veya makarnaya. Ben et suyu yaparken içine biraz sebze atıp ikisi bir arada formülü yapıyorum.
  4. Yemekleri sebze ile renklendirebilirsiniz. Mesela pembe delisi kızınız için pancar suyuyla pilav yapabilirsiniz, domatesli makarna, ıspanaklı çorba, havuçlu pilav vs.
  5. Yemekleri resim haline getirebilirsiniz. Brokoliden ağaç, yumurtadan güneş, vs hayal gücünüze bağlı.
  6. Sebzeli köfte yapabilirsiniz. Benimkiler yemiyor ama çoğu çocuk köfte sever, köftelere biraz sebze ekleyip içinde kaybetseniz muhtemelen yerler.
  7. Çocukların birbirini etkileme gücünden yararlanabilirsiniz ama bunun için iştahlı bir kuzene veya komşu çocuğuna ihtiyacınız var. Siz yapın, o hüpletsin, sizin velet de özenip yesin.

Hiçbiri işe yaramadıysa, ne yapalım, saksıyı çalıştırmaya devam…

Yeni Anne İhtiyaç Listesi

Yenidoğanların pek çok şeye ihtiyacı var; bildikleri dünyadan çıkıp nefes almak, emmek, kaka yapmak, yatarak uyumak, giyinmek gibi hiç bilmedikleri eylemleri yapmak zorunda oldukları yeni bir dünyaya doğuyorlar.

Serinin ilk yazısı : Yenidoğan İhtiyaç Listesi – Giyim

Yenidoğanın varlığı, ortada bir adet de tazecik yeni anne olduğuna delalettir.  Yeni anne de bebeğiyle beraber hiç bilmediği bir dünyaya adım atar. Her ne kadar vücudundaki değişiklikler hamilelikte onu doğuma hazırlasa da yeni annelerin kendine has bir ihtiyaç dünyası vardır.

İlk etapta aklıma gelenler :

  1. Bebek bakım bilgisi : İster kitap, ister eş – dost, ister doktor desteği alın ama yeni annenin bazı temel şeyleri bilmesi lazım. Kendimi hatırlıyorum da hamileyken sürekli ebeveynlik kitapları okumuşum ama hiç bakım kitabı okumak aklıma gelmemiş.. Kızımı kucağıma aldığımda bu yeni dünya hakkında hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Çevremde yardım etmek için çıldıran bir anneanne ve bir  babaanne vardı ama ben biraz içgüdüsel davrandım. Sonra da bir iki kitap alıp okudum, herkesin dediğini bir kenarda toplayıp sadece kafama yatanları uyguladım.
  2. Göğüs Kremi : Emzirme hemşiresi hamileliğin son 1 ayında başlanması lazım dedi, bir başka emzirme hemşiresi kimi göğüs çatlar, kimi çatlamaz dedi. Ben ilk hamileliğimde krem kullanmayı unuttum, ikincisinde kullandım ama emzirirken yine çatladı…  Göğüs çatlakları emzirme döneminin en rezalet sorunlarından biri. İki emzirme döneminde de maalesef yüzleştim. Birçok krem kullandım, bence Lansinoh kremi en iyisiydi (ve en yağlısı). Prospektüste emzirmeden önce silinmeye gerek olmadığı yazıyor ama yine de benim içime sinmediği için sulu pamukla temizledim.
  3. Emzirme dostu kıyafetler : Bebeğin acıkma durumunda göğsü ne kadar ulaşılabilir moda getirirseniz o kadar iyi. Bele kadar düğmeli, çıtçıtlı, fermuarlı kıyafetler edinirseniz çok rahat edersiniz. Hiçbir yerinizi açıp üşütmeden, çocuğu da gaz sancılarına gark etmeden miss gibi emzirirsiniz.
  4. Emzirme atleti : Özellikle normal doğumdan hemen sonra, vücut bebeği dışarı attığının farkında olduğu için hemen onu beslemenin derdine düşüyor ve göğüsler dolmaya başlıyor. Bu konuda emzirme atletleri çok ideal. Hem emzirirken beliniz üşümüyor (emzirirken efelik yapmak yok; en ufak bir dikkatsizlik veya boşverme, yavruda gaz sancısı olarak tezahür ediyor) , hem de içi destekli olanlardan alırsanız ekstra sutyen kullanmanıza gerek kalmıyor. Emzirme sutyeni de kullanabilirsiniz  ama bu bel üşümesi – gaz sancısı arasındaki ilişki beni sutyenden soğuttu. Yazın göbeğinde bile atlet giydim…
  5. Emzirme Örtüsü : İşte bir özgürlük aracı! Özellikle kızımda o kadar çok kullandım ki… Kendimi hiç kasmadan gezdim, onun canı çekince de oturduğum yerde emzirdim. İki adet almıştım; biri baskılı, biri düz kumaştı. Baskılı olanın kumaşı daha kalın olduğu için bebeği ekstra terletti. O yüzden düz renk ve ince olanları tavsiye ederim. Hatta evde kendiniz de dikebilirsiniz.
  6. Emzirme yastığı : Lazım mı değil mi tam emin değilim. Sonuçta dışarıda kullanamıyorsunuz, evdeki herhangi bir yastık da işinizi görür aslında. Yalnız bu C şeklindeki yastıkların bir avantajı belinize dolandığı için yastığın düşme şansı yok, diğer avantajı da bebek 5-6 aylık olup oturma zamanı geldiğinde ortasına bebeği oturtup desteklemiş oluyorsunuz.
  7. Sallanan koltuk : Çok özensem de yer darlığından eve alamamıştım. Alacak olanlara, bebek kucağınızdayken rahat rahat hareket edebilmeniz için kolsuz veya alçak kollu olanları tavsiye ederim. Ama bebek kucaktayken uyuyakalmak yok, Allah korusun… Hamişler yok daha neler diyor olabilir ama yorgunluktan o kadar olası bir şey ki… Sırf uyuyakalırsam, bebek düşerse diye 2 çocuğumu da gece yatarak emzirmeye alıştırmıştım.
  8. Göğüs Pedi : Bazı göğüsler, göğüs ucu yapısı gereği süt taşırabiliyor. Çok aşırı taşmalar için Avent göğüs kalkanını öneririm. Sütü taşmayanlar üzülmesin, yapı kaynaklı. Bazen de akşam yediğiniz bir şeyler ekstra süt yapımına sebep oluyor ve gece boyunca süt sızıyor. Bu anlamda göğüs pedi iyi bir yardımcı.
  9. Göğüs Pompası : İster manuel, ister elektrikli; emzirirken bir pompa edinilmesi şart. Özellikle çalışan anneyseniz.. Hoş, evde oturan anneyseniz de lazım. Zira pompa, özgürlüktür. Sütünüzü sağıp bebeğinizi güvenilir birine emanet edersiniz; siz de biraz nefes alırsınız.
  10. Süt Saklama Torbası : Ben hiç kullanmadım, taze taze sağıp sağdığım biberonla besledim. Lakin belki çok süt üreten bir annesinizdir, bol bol sağıp dipfrize atmak istersiniz, lazım olabilir.

Listeye şöyle bir baktım da yeni annelik tamamen emzirme üzerine kurulu gibi gözükmüş. Hmm, daha önceki yazımda belirttiğim gibi ( bkz : Yenidoğan İhtiyaç Listesi  ) ruhen ve fiziken sağlıklı olmak en önemli ihtiyaç. Ben sadece satın alınabilir olan ihtiyaçları sıraladım, kalanı sizde.

Elektronik Bakıcı Meselesi

“Elektronik bakıcı” nedir ?

Televizyon, telefon, tablet, bilgisayar, vs çocuğumuzun kurcalamaya bayıldığı elektronik aletlere elektronik bakıcı deniyor. Siz kendi işinizle meşgulken bir şeyler de çocuğunuzu meşgul ediyor, ona dadılık yapıyor… İyi mi, kötü mü?

Bizim zamanımızda televizyon vardı, 84 doğumlu bir çocuk olarak hem tek kanallı dönemi, hem özel kanallar dönemini gayet iyi hatırlıyorum. O zamanlar TRT’de çizgi film saatleri olurdu, o saatleri kaçırmazdık. Sonra Star Tv çıktı, düzenler biraz değişti, hele diğer kanallar çıkınca işler iyice değişti. Bir yerden bir çizgi film, o bitince diğer kanaldan başka çizgi film derken televizyon karşısında geçirdiğimiz süre arttı. Önce yarım saatti, sonra iki saat oldu… Düşününce yine de masum saatler gibi geliyor…

Ben çocukken atarimiz vardı, odamızı toplarsak oynayabilirdik, saat 5’e kadar; sonra arka bahçeye inip apartman arkadaşlarımızla istop falan oynardık. O da akşam ezanı  okunana kadar… Her şey saatli, programlıydı.

Bizden farklı olarak çocuklarımız akıllı telefonların, tabletlerin, bilgisayarların göbeğine doğdu ve pek sevdiğimiz Youtube gibi uygulamalar çocuklarımızdaki bekleme ve yetinme gibi bazı yetenekleri köreltti. Şimdi tamamen şımarık ve sabırsız çocuklarımızla baş etmeye çalışıyoruz…

Bu böyle olmayabilir miydi ? Yani hiç elektronik bir alete maruz bırakmadan büyütebilir miydik ? Evet, bu mümkün. Yeterince idealist davranırsanız ve çevrenizdekiler de size saygı gösterirse neden olmasın? Küçücük beyinler illaki kontrolsüz videolar ile zehirlenmek zorunda değil. Lakin ilk başta çocuğun evde sürekli gördüğü insanların kendilerini elektronik bakıcılar dışında bir şeyler ile oyalayabilmesi gerekiyor. Siz kendinizi de yırtsanız evin babası elinden telefonu düşürmüyorsa mesela, veya akşamlarınızı televizyon karşısında geçirmeyi âdet haline getirdiyseniz çocuklarınız da elektronik eşyalara daha fazla ilgi göstereceklerdir, kaçışı yok. Yani ilk kural, evdeki elektronikleri ailecek sınırlandırmak…

İşin “bakıcı” kısmı, aynı anda bir sürü yetmeye çalıştığımız için biraz çekici gelmiyor değil. Gönlüm çocukların ne ekran ışınlarına maruz kalmasına, ne de birebir bilmediğimiz içerikleri izlemesine razı; lakin şartlar zaman zaman beni buna zorluyor. Mesela bir restorandayız, çocuğu oturtamıyorum! Kafamı çevirip diğer çocuklu ailelere baktığımda onların da minik ekran bağımlıları yetiştirdiğini görüyorum… Çocuklarının akıllı telefonları nasıl kullandığını anlatıp böbürlenen anneler görüyorum… Bence yeni nesil hastalığı, ekran bağımlılığına dayalı göz ve beyin fonksiyonlarının yavaşlaması veya farklılaşması olabilir…

Pedagoglar, ekran karşısında geçirilen sürenin 0-3 yaş arasında sıfır, 3 yaşından sonra da günde 15-30 dakika aralığında olması gerektiğini söylüyorlar. Şimdi öz eleştiri yapacak olsak hangimiz kafa dinlemek için çocuğunu elektronik bakıcılara emanet etmiyor ? Etmeyenleri can-ı yürekten kutluyorum, maalesef ben bu konuda başarısız olan gruptayım…

Neyse ki artık yaz geliyor da çocukları oyalamak kısmen daha kolay. En azından açık havada gezebileceğiz ve oturup çizgi film izlemekten daha çok keyif alabileceğimiz etkinliklere katılabileceğiz. Oley! ( bu da mazlum avunması olsun 😦 )

Korkma! İyi Bir Annesin

Korkma--Iyi-Bir-Annesin-resim-377Bazen hepimiz birinin omzuna yaslanmayı ve o birinin bizi biraz olsun sakinleştirmesini dileriz. Hayal ettiklerimiz ile yaşadıklarımız arasında dünya kadar fark vardır. Sakin ve uslu bir bebek hayal ederiz, hiç uyumayan ve sürekli ağlayan bir bebeğimiz olur… Biraz daha büyürler, farklı sorunlarla karşılaşırız… Kendi kendimizi avutmayı öğrenmişizdir ama bazen kendimize yetemeyiz. Hepimiz yaşıyoruz bunu, tüm anneler serüvenlerinin bir yerinde çaresiz hissediyor, bir çözüm istiyor… Yazar tam da bunu fark etmiş ve destek olma işini gayet başarmış.

Doç. Dr. Saniye Bencik Kangal, nam-ı diğer Akademisyen Anne bir çocuk gelişim uzmanı. Ayrıca Instagram’dan gördüğüm kadarıyla çok pozitif ve cici bir insan. Hal böyle olunca hem akademisyen kimliği, hem de akıcı anlatımıyla sözlerine kulak vermemek olmaz. 🙂

Hikaye, günümüz annelerinden Zara ile kızı Koza arasında geçiyor. Hepimizin kenarından köşesinden ya da tam göbeğinden yaşadığımız sorunları Zara da yaşıyor ve yazar tavsiyelerde bulunarak sorunu çözüyor. Ama bunu karmaşık bir dil kullanarak  veya anneyi yargılayarak değil, gayet içten bir şekilde, basit cümlelerle yapıyor. Hem okurken sıkmıyor, hem de insanda “oldu canım!” hissi uyandırmıyor. (Bazı çözüm önerileri bende hep bu hissi uyandırır ve ciddiye alıp uygulamam bile..)

Bu kitap çocuklarımın tüm davranışlarının sorumluluğunu üstlendiğim, kendimi müthiş yük altında hissettiğim bir dönemde karşıma çıktı. Tesadüfen… Ya da belki biraz sakinleşmem için küçük bir göz kırpmadır. Okurken hmmm dediğim yerler oldu, daha önce hiç öyle düşünmediğimi ya da  yanlış yaptığımı fark ettiğim kısımlar…

Günün sonunda sevdim yani 🙂

Dipnot : Ayrıca grafik tasarımını da beğendim.

 

Arabada Bebek Var!

61d80192-2b1f-4e99-bf5d-499ca2ac4ae2_1.7e44726bc0be9ff16f6869011a7db142.jpegArabada bebek var veya Baby on board türevi işaretler neden kullanılıyor, hiç düşündünüz mü ?

Michael Lerner adında bir Amerikalı, 18 aylık yeğenini araba ile gezdirirken, araçların onu yakın takip etmesinden rahatsızlık duymuş ve bir ebeveynin çocuğu ile araçta yaşadığı endişeyi fark etmiş. Sonra klasik Amerikalı kafası ile bu endişeyi nakde çevirmenin yolunu aramış ve 1984’te Safety First adında bir şirket kurmuş, 15 senede 158 milyon dolarlık ciroluk bir şirket haline getirmiş…  Güzel fikirmiş, değil mi ? 🙂

Anne olana kadar üzerinde “arabada bebek var” amblemli arabalar hakkında pek kafa patlatmadığımı fark ettim. Sadece trafikte bu amblemi taşıyan bir araç gördüğümde daha hassas davranmaya çalışıyordum. Hiçbir zaman bunun gösteriş olsun diye asıldığını düşünmemiştim, sadece “arabada prenses / prens var” tarzı cinsiyet belirten amblemler gördüğümde ebeveynin çocuğunun cinsiyetiyle gurur duyduğunu düşünürdüm.

Anne olunca işler değişti tabi… İnsanların sabırsızlığı, duyarsızlığı, kabalığı, sürekli klaksona basmaları, yol kesmeleri, ani manevraları vs daha çok gözüme batmaya başladı. “Hu hu, sen tek başına içindeki öküzle yollardasın ama benim yanımda minnoş bir canlı daha var ve onu sarsmak istemiyorum, senin klakson sesinle korkmasını, ağlamasını istemiyorum…”  Evet, yanında bir bebekle trafiğe çıktığında arabada sadece senin olmadığının bilinmesini ve arabadaki diğer canlıya da itina gösterilmesini istiyorsun. Bunu görgüsüzlüğünden değil, her çocuk birbirinden kıymetli olduğu için istiyorsun. Çünkü anne olduğunda birden başka bir kimliğe bürünüyorsun. Ama sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada bunun görgüsüzlük olduğunu düşünen, çocuklarımıza neden ekstra ilgi ve özen beklediğimizi anlayamayan bir kesim var(mış) Bu kesime de ben anlam veremiyorum… (Çocuk sahibi olmama ihtimalleri yüksek)

“Arabada bebek var” bence ne demektir ?

  1. Temkinli kullanıyorum çünkü yanımda minik bir can daha taşıyorum. O da, diğer tüm canlılar gibi çok değerli.
  2. Dikkatimi dağıtacak şeyler yapma, makas atmaya kalkma, güvenliğimi riske atma.
  3. Klaksona basma, çocuk uyuyor.
  4. (Allah korusun) Arabadan fırlama riski olan bir kazada etrafta çocuğumu da arayın.
  5. Şu an bebek ağlıyor olabilir, onun stresi içindeyim. Belki de o yüzden yanan yeşil ışığı görmemiş olabilirim.

Aslında toplumca birbirimize saygı duysak hiç ekstra ibarelere gerek kalmaz ama kabalık, anlayışsızlık ve tabi ki cehaletten kurtulamıyoruz…

Şşşş, biraz sessiz olun, arabada bebek uyuyor…