İkinci Çocuk ?

Bizim toplum bir acayip, hayatımıza dair her şeyi bizim adımıza planlamaya çalışıyorlar 🙂
Üniversiteyken “ee, okul ne zaman bitecek?” , mezun olunca ” ee, iş bulabildin mi?”, çalışmaya başlayınca “ee, yok mu birileri?”, evlenince “ee, çocuk ne zaman?” , doğurunca “ee, ikinci çocuk ne zaman?”

Hmm, ikinci çocuk ne zaman?

Ne zaman isterseniz, o zaman.

Hem ebeveyn olmanın güzelliklerini yaşayıp, hem de kendinizden pek feragat etmek istemiyorsanız : hiçbir zaman… Tek çocuk yapıp işi tadında bırakan aileler hiçbir zaman, iki çocuk arasında adaletli davranmak, birbirlerini kıskanmaları ve birbirlerine saldırmaları ile boğuşmak, ikisine birden ayrı ayrı zaman ayırmak, bütçe ayırmak, kafa ayırmak, sonra geriye kalan zamanda yorgunluktan gebermeyip eşe zaman ayırmaya çalışmak, çift olarak bir şeyler yapabilmek için 2 çocuğu ayrı ayrı organize etmek (genelde anneanne – babaanne tayfası 2 küçük çocuğu aynı anda istemiyor) gibi tonla sorunu hiç düşünmezler. Tek bir çocuk ile anne-baba olmanın güzelliklerini yaşayabilirsiniz, hem de bir sürü olası sorunu eleyerek… Tek çocukların çoğu, potansiyellerinin çok daha azını kullanarak yaramazlık, gürültü ve vurma eylemi yaparlar. Eşyalarını paylaşma dertleri yoktur, evde bu yüzden cıngar çıkarmazlar. Hem çocuk, hem ebeveyn açısından mis gibidir.

Tek çocuk isterken yanlışlıkla iki çocuk sahibi olmuş gibi konuştum, değil mi ? Yok, asla… Her zaman en az iki (en fazla da üç ) çocuğum olsun istedim. Çünkü bence bir kardeşin yerini hiçbir kişi alamaz… Hayatımızın muhtemelen en kıymetli, en güzel yılları olan çocukluğumuzu beraber geçirdiğimiz dost, büyüyüp kendi hayatlarımızı kurduğumuzda bile hep özel kalacaktır. Çocuklarımızın dayısı, teyzesi, halası, amcası olacaklardır.

Tabi bir kardeşin, bir dost haline dönüşebilmesi için anne – baba tutumu ve biraz da yaş farkı önem arz ediyor. Ebeveyn olarak çocuklarımızı oldukları gibi, iyi ve kötü tüm karakter özellikleri ile kabul edip onları başka çocuklarla veya kardeşleriyle kıyaslamamamız gerekiyor. Muhabbet esnasında pek de düşünmeden kurduğumuz “kardeşin hiç böyle yapmıyor, vurmuyor, ağlamıyor, vs” veya “kardeşinin notlarına bak, bir de kendi karnene bak” tarzında cümleler veya “ilki tecrübesizliğe geldi, ikincisinde ustalaştık”, “ilkinde çok uğraştık, ikincisi aceleye geldi” , “x kazara oldu” gibi şakalar(!) kardeşlik olgusuna ciddi zarar veriyor.

Kimseyi ilk çocuğum gibi sevemem…

Bu cümleyi ilk kez annemden duymuştum. İlk çocuğum, kendimden 4 yaş küçük bir erkek kardeşim var. Oldukça zorlayıcı bir kabullenme döneminden sonra kardeşimle dost olmayı başardık. Biraz büyüyüp annemle sohbet etmeye başladığımızda, kardeşime hamileyken böyle hissettiğini söylemişti. Hem onu benim kadar sevemeyeceğini düşünüyormuş, hem de böyle düşündüğü için üzülüyormuş… Hamilelik kafası işte… Kardeşim doğduktan sonra ikimizi ayırt etmeden sevmiş, sevdiğine de eminim çünkü benim de iki çocuğum var ve ikisini de ayrı ayrı çok seviyorum.

Çevremde ikinci çocuk istediği halde, onu yeterince sevemeyeceğini düşündüğü için çekimser kalan annelere hep bunu söylüyorum : sevebilirsin 🙂 (“Hayır, onu kesinlikle bu kadar sevemem, bu yüzden de asla düşünmüyorum” tarzındaki net annelere ise peki diyorum)

Sevebilirsiniz, çünkü ikisinin çok farklı özellikleri olacak ve sevmenin sınırı yok. Birinin bir özelliğine bayılacaksınız, öbürünün başka bir özelliğine… Aynı şekilde birinin bir huyundan nefret edeceksiniz, öbürünün başka bir huyundan…

Neden ikinci bir çocuk isteriz ?

İç güdüsel olarak üremek ve müthiş(!) DNA’larımızı gelecek kuşaklarda da yaşatmak, en temel anlamda yeryüzünde iz bırakmak için çılgınca çocuk istiyoruz. Kadınlarda çocuk doğurmakla ilgili biyolojik bir saat var, içeriden sürekli mırıldanıp kadını uyarıyor. Evlilik ve sorumluluk ile ilgili ciddi sıkıntılar yaşayan erkek nüfusunda bile belli bir yaştan sonra baba olma merakı ortaya çıkıyor. “Evlilik rezalet ama babalık on numara…” Kiminde amaç biyolojik yeterlilik sınavını geçmek, kiminde duygusal açlığını bastırmak olsa bile erkeklerde de biyolojik saat işliyor ve onlar da üremeyi, baba olmayı, babalık yapmayı hayal ediyorlar. Peki, tüm bu içgüdüsel sıkıntılarımızı dindirmek ve egomuzu tatmin etmek için tek bir çocuk yeterli değil mi?

İkinci çocuğumu doğurmuş ve ona aşık olmuş olmasam bu soruyla kendimi yiyip bitirebilirdim. Bir çocuk daha yapma fikri; ilk çocuğa haksızlık yapıyormuş hissinin yanında ekstra sorumluluk, ekstra tutsaklık, ekstra bölünme ve ister istemez zaman veya maddi imkanlar gibi sınırlı kaynaklarımızı paylaştırma gerekliliğini doğuruyor. Oldukça korkutucu olan çocuk sahibi olma fikri, ondan daha korkutucu olan birden çok çocuk sahibi olma fikriyle çarpışıyor.

Lakin çocuklar şahsına münhasır, her biri tek tek özel ve değerli yaratıklar… Hele doğdukları andan ergenlik zamanına kadarki dönemde insana bir yaşama sevinci, hayata tutunma, çabalama ve ayakta kalma, var olma sebebi veriyorlar. Hele eğitilmeye müsait, iyi huylu çocuklar üretmeyi becerebilirseniz yemelere doyamazsınız 🙂

Dürüstlükle itiraf edeyim ki,

  • İkinci çocukta ilk çocuktaki şokları yaşamıyorsunuz.
  • Her şey daha kolay, daha doğal gelişiyor ve sanki hayatınızda hiç anne olmadığınız dönem olmamış, siz zaten zamanlama ve organizasyon yeteneği ile dolup taşmışsınız gibi oluyor.
  • Çocuğun bakımı ile ilgili bilgi ve becerileriniz gelişmiş, gerekli teçhizat da çoktan alınmış oluyor. Haliyle daha az masraflı, daha rahat bir ebeveynlik yaşıyorsunuz.
  • Ayrıca tüm imkanlarınızı ilk çocuğunuza yığıp ona gerçek üstü bir dünya sunmamış, çocuğu sonradan kurtulmaya çalışacağı bir fanusa kapatmamış, bir anlamda hayatta kalabilme becerilerine katkıda bulunmuş oluyorsunuz. Nasıl ki doğada kardeşler sürekli boğuşarak düşmanlarına karşı taktik geliştiriyorlar, siz de çocuklarınızı doğal bir ortamda hayata karşı hazırlama misyonunu gerçekleştirmiş oluyorsunuz. Bu anlamda yeterli imkanın olduğu evlerde ikinci veya üçüncü çocuklar sorun değil, mutluluk kaynağı olarak yaşamlarını sürdürüyor.
  • Çocuklarınızın karakterine göre, beraber farklı şeyler yapmaktan keyif alıyorsunuz. Bir anlamda her bir çocuk sizin farklı bir yönünüzü geliştiriyor, sizin kendi yolculuğunuzda farklı rotaları keşfetmenizi sağlıyorlar.
  • Aynı anne babadan nasıl farklı karakterler çıkabileceğini fark ediyorsunuz. Belki kendimle çelişeceğim ama ne iyi huylu, sosyal, sevimli, güler yüzlü, nazik çocuğunuzun; ne de bağırıp çağıran, huysuz, asosyal, kaba çocuğunuzun pek de sizin eseriniz olmadığını fark ediyorsunuz. İlk çocuğunuzu doğru yetiştiremediğiniz ile ilgili kaygılanıyor ve kendinizi yetersiz ve mutsuz hissediyorsanız; aynı evde, aynı tavır ve tarzla bir başka çocuğun çok farklı yetişebildiğini görüyorsunuz. O zaman çocuklarımızın belli bir karakterle doğduğunu ve sizin ancak bu karakteri bir yere kadar eğitebileceğinizi idrak ediyorsunuz. Bu da hem bir kaygı, hem bir rahatlama sebebi oluyor 🙂

Kardeşler arası yaş farkı ne olmalı?

Yaş farkı mevzusuna gelirsek, bu hala daha benim için oldukça karmaşık. Çünkü şaşırtıcı bir şekilde, ideal yaş farkı yokmuş 🙂 Evlenmeden önce iki çocuk arası en az 7 – 8 yaş olmalı derdim. Böylece ilk çocuğum ile yeterince “kaliteli” zaman geçirebilecek, onun kendi sosyal hayatını kurduğu zamanda yeni bir çocuk yapıp onunla “kaliteli” zaman geçirecektim. Tabi o zamanlar anne değildim, çocukların biraz büyüyüp kendi ortamlarına salıverildiği gibi bir yanılgı içindeyd(miş)im. Halbuki çocuk yirmi yaşına geldiğinde bile, (elbette yavrunun karakter özelliğine de bağlı olarak) hasbelkader azalsa da anneye ihtiyaç bitmiyor. Bu yüzden de kardeşler arası adil ve ideal bir yaş aralığı yok. (Onun yerine sürekli bölünen ve bölündükçe daha güçlenmek zorunda olan süper ebeveynler var 🙂 )

Çevremde çocukları arasında 13 ay, 22 ay, 3,5 yaş, 8 yaş ve 12 yaş bulunan çeşitli anneler var. Muhabbetlerimizde “şu kadar fark olsa daha mı iyiydi” senaryoları üretiyoruz, sonra teorilerimizi çürütüyoruz. Yaş farkları az olduğunda iki küçük çocuğa söz geçirmek baya zor oluyor, anlamıyorlar. Yaş farkı çok olduğunda, büyük çocuğun kıskançlığı saçmalık haline geliyor ve büyük çocuğa daha tahammülsüz davranmaya başlıyoruz. Yaş farkı daha da büyüdüğünde, büyük çocuğun ergenlik sancıları başlamış oluyor ve normalde olduğu karakterden çok daha zor bir hale bürünüyor. Yaş farkını baya abarttığınızda ise anne için yeni çocuğa yetecek enerjiyi toplamak biraz zor olsa gerek. Sizin çevrenizde de menopoza girdiğini sanıp hamile çıkan anneler vardır, çocuklarıyla aralarında 45-50yaş fark var. Neredeyse 1 değil, 2 nesil fark var yani… Haliyle ilk çocuğa kardeş değil, evlat gibi oluyor. Bu kadar yaş farkı hem anneye, hem çocuklara haksızlık diye düşünüyorum.

Sanırım ikinci bir çocuğu hangi amaçla istediğimiz, aralarında olması gereken yaş farkını da düzenlememize yardımcı olabilir :

  • Çocuğum yalnız kalmasın diye
  • Yaşlanınca bana bakacak biri daha olsun diye
  • Bu sefer kız / erkek olsun diye
  • Bebek kokusunu özledim diye
  • Eşim istiyor diye
  • Soyadımızı devam ettirsin diye
  • Yalnızım, oyalanayım diye
  • Bizim ailede herkes 2-3-5-10 çocuk yapıyor diye
  • Tek çocuk sürekli bana sarıyor, en azından kardeşine sarsın diye

Benim sebebim, çocuğumun hayatta benden sonra da güvenebileceği, canından kanından biri olması isteğimdi. Elbette iyi bir arkadaş, kötü bir kardeşten daha çok şey ifade edebilir ama güzel çocukluk anıları ve daha paylaşımcı bir karakter oturtmak için kardeşlik önemli diye düşünüyorum. (Annenin akıl sağlığı da bilhassa önemli ama tüm bu curcuna geçtiğinde her şey çok güzel olacak, eminim ) Psikologuma göre iki çocuğu kardeş olarak yetiştirmek için maksimum 5 senelik bir ara verilmeliymiş, bana göre bir çocuğun anneye olan bağımlılığının azalması için de en az 2 seneye ihtiyaç var. Haliyle 3-4 yaş farkı, birçok uzmanın da dediği gibi ideale yakın gibi gözüküyor.

Birinci sebep haricindeki tüm sebepler için yaş farkı, önemini biraz yitiriyor, o zaman gençliğimde düşündüğüm planı uygulayabilirsiniz. İlk etapta şu soruyu cevaplamak lazım : emzirmiyorum, çocuğuma mama yapmıyorum, alt temizlemiyorum, gece uyanmıyorum, gündüz okula gönderiyorum, bir bakıcıya veya bir bebeğe bağımlı değilim, saat bakımından özgürüm… Ne zaman hamilelik ve doğum da dahil olmak üzere bebek trafiğine geri dönmeye hazır olabilirim? 4,5 senedir aralıksız bez değiştiren bir anne olarak sona yaklaştığım şu zamanlarda tekrar başa dönme fikri beni titretiyor diyebilirim. (Sanırım üçlü çete hayalimden vazgeçiyorum 🙂 ) Ama belki bebeklerin o sarımsı süt kakası özleniyordur. Belki aylık hatırı sayılır bir meblağı Prima’ya harcamak özleniyordur veya şunu yerim süt yapar, bunu yemem süt keser hesapları da… Belki aradan 8-10 sene geçse evde ciyaklayan, bir şeyleri yere atan, emekleyen bir zıpır olsa özlemi başlıyordur. İkinci etapta bir çocuk sahibi olmanın sadece bebeklik dönemi ile sınırlı kalmadığını hatırlamak lazım. Sonrası için de kolay gelsin 🙂

Uzun uzun yazdım, bir nevi dertleşme yazısı oldu. (Umarım ahkâm kesme yazısı olmamıştır, zira hiç öyle bir amacım yoktu.) Günün sonunda herkes çocuk yapma veya yapmama özgürlüğünü kullanır. Ne “aman kızım, tek çocukta kalma. Sen doğur, ilerde işine yarar, şöyle olur, böyle olur” diyen bilmiş teyzeler çocuğunuza bakıyor; ne de “sakın bir tane daha çocuk yapmayın, devir kötü, hayat pahalı, yeni nesil işe yaramaz, vs ” diyen felaket tellalları… Çocuğunuza veya çocuklarınıza bakacak, onları sevecek, onların sorumluluğunu üstlenecek sizsiniz. İkinci çocuk için karar verecek yetkili mercii de sizsiniz. Tabi bazen ebeveynlerden birini ikna etmek gerekebilir 🙂

Yenidoğan Sünneti

Aynı hastanede doğum yaptığımız yakın bir arkadaşım, kendi oğlunu 1 günlükken sünnet ettirmiş ve kesinlikle tavsiye etmişti. O zamana kadar bu konuyu hiç düşünmemiştim ama birden erkek evlat sahibi olmanın külfetlerinden biri olan sünnet mevzusu aklıma girmiş oldu. Hamile bir annenin, oğlunun bir uzvunun kesilmesine karar vermesi baya zorlu bir süreç diyebilirim. İçinde yaşadığımız toplum normları dolayısıyla sünnet, üzerinde pek düşünmeden kabul ettiğimiz bir eylem. Dini hissiyatımızı bir kenara atarsak, sünnet dediğimiz şey erkeğin bir uzvunun kesilip atılması, bir anlamda kişinin vücut bütünlüğünün bozulması, sakatlanması değil mi? Üstelik bunu ona sormadan, tamamen toplumsal içgüdü ile “zamanı geldiğinde” otomatik olarak yapıyoruz. Bizce normal yani… Sünnet olmadığını bildiğimiz erkek çocuk sahibi arkadaşlarımıza “ee ne zaman sünnet olacak?” falan diyoruz ama meselenin özünü pek de düşünmüyoruz. Lakin söz konusu, karnımda taşıdığım evladım olunca beni bir korku sardı… Doğuma bir iki ay kala eşimle uzun uzun tartıştık, ben yaptırmayalım, ileride kendi karar versin dedim. O bebekken yaptıralım, ileride canı acımasın dedi. Günün sonunda o kazandı…

Doğumun ertesi günü bebeğimi sünnet ettirdik, o kıpkırmızı çileğe baktıkça inşallah yanlış yapmamışızdır diye üzülüp durdum ama ekstra bir durum olmadığı müddetçe burada yaşayacağımıza göre sanırım günün birinde zaten yaptıracaktık.

Gelelim yenidoğan sünneti artı ve eksilerine…

Aslında eksi olarak vicdani sorumluluk dışında bir şey sayamayacağım. Bir de alt bakarken biraz daha hassas davranmak gerekiyor. Artıları ise :

  1. Bebekler doğduktan sonra 3 gün kadar acı hissetmezmiş, umarım gerçekten hissetmemiştir. Sadece kremle uyuşturup yapıyorlar, işlem de iyileşme süreci de çok kısa sürüyor.
  2. Bezin içinde çişin antiseptik ve iyileştirici gücünü kullandık ve çabucak toparlandı. Biz yardımcı olarak sadece ilk 10 gün her altını açtığımızda Bepanthene Plus sürdük, o kadar.
  3. Şu an sünnet derdimiz yok, dilerse büyüdüğünde kutlamasını yapacağız.
  4. Zaten yaptıracaksanız, bebekken kurtulmak en iyisi. Pipiyle vedalaşmak ve sünnet fikrine alıştırmak gibi dertlerimiz olmayacak.

Uygun bir hastanede yetkin bir doktorla karşılaşmanız dileğiyle hayırlı olsun şimdiden 🙂

Emzik nasıl bırakılır ?

Ölesiye emzik karşıtıyken, emzik fanı bir anneye dönüşmem baya trajikomik bir hikaye aslında… Daha önceki emzik yazımda da belirttiğim gibi, tüm hamileliğim benim bebekliğime benzeyen, sakin bir bebek hayali ve duası ile geçti. Hamilelerin duası geçer derler, her dua kabul olmuyor demek ki… Demek ki kızım gibi bir bebek doğurup kendimi geliştirmem, iyileştirmem gerekiyormuş… Ortalama 3 ay boyunca sürekli ağlayan kızımla emzik arasında mücadele verdim. Arada bir savaşıma yenilip emzik denediğim de oldu ama emziğe alıştırmak da göründüğü kadar kolay bir iş değil. Yani kafanızda “amaaaan, en kötü ihtimalle emziği takar, sustururum” gibi bir plan kuruyorsanız, bebeğiniz tarafından muhtemelen eğitileceğinizi söylemeliyim. 3 aylık inatlaşmam sonucunda ne bende, ne göğsümde hal kalmadığı için emzik takma konusunu ciddi bir şekilde ele aldım. Bu süreçte bir sürü emzik deneyip Chicco PhysioSoft’ta durduk. Beni birçok alanda rahat ettirdi, bu yüzden üreticisine ve tasarımcısına minnettarım.

Lakin her güzel şeyin bir sonu var… Ve bu son, o kadar uğraşmama rağmen baya gözyaşlı oldu. (Sanırım bu işin kuru versiyonu yok)

Normalde maksimum 24 ay emzik kullanmayı düşünüyordum ama bizim özel durumumuz oluştu ve kızım 21 aylıkken abla oldu... Yeni bir bebeğin gelişi hem tuvalet eğitimini, hem de emzik bırakma sürecini sekteye uğrattı tabi ki. Çocuk hayatının şokunu yaşarken onu daha çok hırpalamak ve minicik hayatında sahip olduğu nadir birkaç şeyden de mahrum bırakmak istemedim, rahat takıldım. Ne zamanki dişleri gözüme çarpık gözükmeye başladı, o zaman durdum ve süreç planımı yaptım. Çocuğu ekstra strese sokmamak için kademeli olarak ilerleyeceğim, uzun vadeli bir çözüm buldum :

Uyku Emziği

Aslında ilk başta emziği sadece uyku aracı olarak kullanabilirseniz, bu adımı atlarsınız. Bunun için de mutlu ve bağımsız bir bebeğe veya kurallara sadık ve idealist bir anne olmaya ihtiyacınız var 🙂 Kızım oldukça huysuz ve huzursuz olduğu için beni emmediği her an emzik aldı, bu yüzden ilk olarak emziği uyku saatlerine indirgeyerek kullandığı saatleri kısıtladım.

  1. Her zaman kullandığımızdan farklı olarak, onun sevebileceği ve daha önce hiç kullanmadığımız bir emzik aldım.
  2. Bu emzik sana özel uyku emziğiymiş, sadece uyku zamanı takılabiliyormuş dedim. Bu “özel“liği o kadar önemsedi ki babasına, anneanne ve babaannesine uzun uzun anlattı…
  3. Bir çocuğun sadece bir adet uyku emziği olur, parçalarsan emziğini kaybedersin dedim. 2 yaşını geçmiş ve tüm gününü emzikle oynayarak geçiren bir çocuktan bahsediyoruz, tabi ki tüm emziklerini parçalamaya alışmıştı… Uykudan uykuya eline aldığı, yeni ve farklı konseptteki emziği için baya çabaladı ama günün sonunda onu da parçaladı…
  4. Uyku emziği parçalandığı zaman işin zor kısmı gelmişti işte… Ona parçalandığını gösterdim, emzikten salyaları kaçıyordu… Tiksindi mi? Hayır. Yenisini alalım dedi, yenisi yok sadece 1 taneydi, biliyorsun dedim. Artık onsuz yaşamaya alışmalıyız, vedalaş atalım dedim. İşte bu kısım çok zor oldu…. Vedalaştık ama atma kısmını yapamadık, belki hataydı ama ben attım 😦
  5. Artık yeterince büyüdüğün için emziksiz uyuyabilirsin, senin için çok heyecanlıyım dedim, sarıldım, yattık. Bu kısmın gülüm balım geçeceğini düşünürseniz hayalperestsiniz 🙂 Çok çok çok ağladı ama kararlı durmam gerektiğini biliyordum. Emziksiz ilk gecesinde çok zor uyuttum ama çocuğun beni zorlama ve emziği geri alma hayali o gece kırıldı ve zor uyusa da emzik diye tutturmamaya başladı.
  6. Sonra konuyla ilgili beni herkese şikayet etti 😦 Annem emziğimi vermiyor, anne kötü falan… Neyse ki çevremizdeki herkes onun yeterince büyüdüğü ve artık emziğe ihtiyacı olmadığı konusunda hemfikirdi, bu yüzden yakın çevre baskısıyla uğraşmak zorunda kalmadım. Bazen iyi yapıyoruz zannederken, eğitimi sekteye uğratıyorlar…
  7. Birkaç kez kardeşinin emziğini alıp kaçtı ama küçük ve alıştığından farklı model olduğu için uzun süre emmeye çalışmadı.
  8. Ve sonra emzik işi tamamen bitti. 28 aylıktı…

Başka yöntemler..

Hepimizin sabrı, beklentisi, tahammülü ve sorunları çözme yöntemi aynı değil malum. Tıpkı meme bırakma gibi emzik bırakmada da farklı yöntemler söz konusu.

  1. Çoook eskiden beri kullanılan yöntem, çocuğun emzikten tiksinmesini sağlamak. Türlü türlü iğrençlik duydum, bunların içinde emziği acı bibere, salçaya, sirkeye, sarımsağa bulamaktan emziğin içine saç kılı veya karasinek koymaya (ki en iğrenci buydu bence) kadar türlü yaratıcı fikirler mevcut.
  2. Çocuğun emziği emmesini engellemek : Bunun için emziğin uç kısmını kesiyorlar, çocuk emmeye çalışıyor ama damağına yapışmadığı için keyif vermiyor. O zaman da “emzik bozulmuş” oluyor.
  3. Zaman belirlemek : Yarın emzik gidiyor, bugün son gün. Çocuğa haber veriyoruz, sürprize mahal yok.
  4. Emziği alıp yerine başka bir şey koymak : Emziğini verirsen, sana x alacağım gibi bir vaatte bulunuyorsunuz. Çocuğunuz sadece uyurken emzik kullanıyorsa, sarılıp uyuyabileceği peluş bir uyku oyuncağı alabilirsiniz. Bu da biraz mantıklı, biraz da materyalist bir yöntem gibi geliyor bana.

Son olarak, emzik bıraktırma konusu aslında stres yapılacak bir şey değil bence. Aramızda otuz yaşına gelip hala emzik emen olmadığına göre, tıpkı tuvalet eğitiminde olduğu gibi zaten gerçekleşecek süreçler için anne yüreğimizi darlamamıza hiç gerek yok. Keşke bunu olay anında da görüp uygulayabilsek!

Herkese bol sabırlı, az çatışmalı bir emzik bıraktırma dönemi dilerim..

Anne Sütü Hakkında

İnternette anne sütü artırıcı şeklinde aramalar yapıyorsanız, siz de içtiği sudan süt yapan şanslı tayfadan değilsiniz demek ki.. O zorlu süreci maalesef yaşadığımı ve kendimi hep yetersiz hissettiğimi söylemeliyim. Yani bir anlamda kader arkadaşıyız ve ben şimdi öğrendiğim şeyleri anlatıp bebeğinizin süt nasibini artırmaya talibim.

Anne Sütü Evreleri

Öncelikle yeni doğum yaptıysanız göğüslerinizin süt fabrikasına dönüşmesini beklemeyin. Her şey yavaş yavaş… Bebeciğinizin karnının bir fındık ya da ceviz kadar olduğunu düşünürsek; iki saatte bir, iki kaşık kadar bol malzemeli kolostrum üretseniz yeter. Kolostrum bol yağlı, sarı bir sıvı. Halk arasında ağız sütü olarak da bilinir ama benim süt demeye dilim varmıyor, bildiğin protein katkılı yağ… Aşağı yukarı bir hafta kadar bebiş bu malzemeyle besleniyor, ardından kolostrum yerini geçiş sütü denen açık sarı bir süte bırakıyor. Bir hafta kadar da bu yağlı sütle beslendikten sonra olgun süt evresi başlıyor. Bu süt, bebeğinizi emzirdiğiniz sürece formülü değişse de kıvamı değişmeyecek süttür.

Meme Yaraları

Doğumdan sonra emzirme gibi bir eyleme katiyen alışık olmayan meme uçlarınız hemen isyan bayraklarını açıp sızlanmaya başlayacak. Hatta abartıp yarılacaklar, kanayacaklar falan… Merak etmeyin, emzirmekten yılmayın, canınızın çok acıdığını biliyorum ama bu süreç geçici. Bu arada canınız gerçekten çok acıyorsa, bebeği emzirme pozisyonunuzda veya bebeğin memeyi tutma şeklinde bir sıkıntı olduğunu söyleyebilirim. Konu ile ilgili daha detaylı bir anlatım için bkz : La Leche League

Meme uçları için en iyi krem bence Lansinoh. Anne sütünü meme ucuna sürmek de işe yarar derler ama bende yaramadı. Ayrıca son dönemde baya popüler olan gümüş başlıkları da tavsiye ederim. Bizzat kullanmasam da küçük yeğenim sayesinde tekrar yenidoğan malzemelerine geri döndük malum 🙂 Gümüşün iyileştirici ve antibakteriyel özelliğini biliyoruz, kullanan herkes de çok memnun.

Süt Artırıcı Besinler

Öncelikle kabul etmemiz lazım ki kimi emziren anneler çok şanslı, kimileri değil. Kimi memeler çok kaprissiz, kimisi değil… Kimi anneler hiçbir ekstra çaba göstermeden emzirebilirken (hatta o süreçte incelip tığ gibi olurken) kimi anneler tahin, dere otu, yumurta, boza, kuru incir vb gıdaları tüketmeden süt yapamıyor bir de üzerine kilo alıyorlar… Maalesef ki ikinci gruptayım ve kimsenin “en önemli şey su tüketimi, süt yapmak için sadece dengeli beslenme ve su içmek yeterlidir” ukalalığını çekemeyeceğim. Evet, bu formül birçok annede işe yarıyor muhakkak ama litre litre su içip, gayet sağlıklı ve doğal beslenen bazı annelerin yine de çabalaması gerekiyor. Ayrıca her süt artırıcı besin her kadında işe yaramadığı gibi, aynı besin kadının iki farklı emzirme döneminde de işe yaramıyor. Bunu bizzat yaşadım ve yaşarken de çok garip gelmişti. İlk çocuğumda en çok tahin helvası yiyerek süt üretirken ikinci çocuğumda en çok pişmiş soğanla süt ürettim…   

Listenin oldukça kişisel olduğunu hatırlatarak kabaca bir listeleme yaparsam : 

  • Dere otu ve ısırgan otu en çok tüketilmesi gereken yeşiller. 
  • Süt kalitesi için öncelikle ceviz, yumurta, kırmızı et ve balık şart. 
  • Kuru börülce ve yulaf en çok süt yapan tahıllar.
  • Taze soğan ve pişmiş soğan 
  • Bulgur pilavı
  • Mısır patlağı
  • Boza
  • Tahin helvası
  • Pişmiş kuru incir ve suyu
  • Çekirdeksiz üzüm 

Süt Yapan Yiyecek Dışı Şeyler

  1. Mutluluk : Annenin mutlu olması, huzurlu olması, mevcut hayatından hoşnut olması süt üretimini artırıyor. Hatta sevdiği şeyleri yapması, sevdiği yiyecekleri yemesi… Çok sevdiğim bir restorana gidip yemek yediğimde, normalden çok sütüm olduğunu çok net biliyorum. Mutluluk şart..
  2. Uyku : Lohusa döneminde annenin bol bol uyuması kesinlikle süt üretimine katkı sağlıyor. Sütün bittiyse bir bardak su içip uyu, bir saat sonra çocuğunu emzir… Mottomuz klasik : bebek uyuduğunda, sen de uyu!
  3. Yardım : İster eşten, ister anneden – kayınvalideden, ister bakıcıdan, vs yardım şart. Mesela ilk 7-10 gün anne hiç bebeğin gazını çıkarmakla, altını temizlemekle veya bebeği uyutmaya çalışmakla uğraşmamalı. Eğer fırsatınız olursa bu kıymetli zamanları dinlenip toparlanmakla ve süt üretmekle geçirmenizi dilerim.
  4. Şımartılmak : Bu biraz mutluluk ilkesine benziyor ama eşe çok iş düşüyor. İçten içe mutsuz olan yeni anneye, eşi tarafından moral verilmesi ve destek olunması çok önemli. Çünkü hayatımıza bebek girince çoğunlukla afallıyoruz, küçücük bir bebek tüm zamanımızı alıyor. Sütü, uykusu, altı, üstü derken tüm gün bitiyor. Birden hamilelik kiloları, evin dağınıklığı, üstümüzün paspallığı, bebeğin ağlaması, yeni anne tecrübesizliği, sürekli emzirme ve uyutma süreci; kendimizi şişman, çirkin ve işe yaramaz hissetmemize sebep olabiliyor. Her şeye yetişmeye alışık olan ruhumuz, bebeğin derdini anlayıp onu susturamadıkça kırılıp parçalanıyor ve o yetersizlik duygusu ile ya daha ağlak, ya daha manyak olabiliyoruz. İşte tam da bu noktada, eş faktörü tamamen yapıcı olarak devreye girmeli. Hamilelik sürecinde eşini kaybeden veya terk edilen yeni annelerin de sağlıklı bir süreç geçirebilmesi için psikolojik destek almasını öneririm. İki lohusalığımda da maalesef bu desteği ben göremedim, daha çok “çok yeme, kilo alıyorsun. Süt üreteceğim diye kafayı yedin iyice! Bıktım bu süt muhabbetinden, emmeyiversin mama verir geçeriz. Herkes emiyor mu sanki? Senin kendinle derdin ne, nasıl verilecek bu kilolar ? Yeme, yeme, yeme… ” Yediğim bir dilim tahin helvası, ocakta kaynayan incir suyu veya elimden düşürmediğim dere otu tabağım adamın gözüne batmıştı ve gerçekten o kadar sinir oluyordum ki bunun sütüme yansıdığına eminim. Hem miktar, hem de stres hormonu olarak…
  5. Sütü düşünmemek : Uzun süre emziren bir çok kadın süt üretmek için ekstra hiçbir şey yapmamış, hatta göğüslerini sağmamış bile. Bu da bana memelerimizin süt kapasitesi konusunda eşit olmadığını ve ayrıca rahatlığın hayatın her alanında olduğu gibi süt üretiminde de etkili olduğunu düşündürüyor. Emzirme olayını hayatın olağan bir süreci olarak kabul edip mevcut duruma ayak uydurduğunda vücudun da uyum sağlıyor. Ben bu “düşünmeme” işini pek beceremedim çünkü sürekli ağlayan bebeğimin hep “aç olduğu için” ağladığına inandırıldım. Bazen en yakınımızdaki insanlar, hatta iyiliğine şüphe duymayacağımız annelerimiz bile bize kötülük yapabiliyor. İstemeden, bilmeden… Halbuki bir düşün, çocuğun sürekli aç olsa nasıl gelişecek, nasıl kilo alacak, nasıl kaka yapacak ? Her hafta doktora gidiyorsun, doktor bir şey demez mi ? Onun derdi başka diye düşünsene… Düşünemiyorsun o kafayla, sürekli sıkılıp kendini baltalamaya devam ediyorsun. Daha doğrusu ben yaptım, siz yapmayın 🙂 Bebek gelişiyorsa, sütünüz yeterlidir; sütünüzün yettiğini, bebeğinizin büyüdüğünü düşünürseniz, sütünüz de artar, nokta.

Rezene Hakkında

İlk doğumumda hastaneden çıkmadan elime bir emziren anne içeceği kutusu tutuşturdular. Zaten emzirme hakkında pek bilgili değildim, o kutuya sevgiyle sarıldım. İlk kutu bittikten sonra kendi kendime dedim ki , süt yapıcı bitkileri granül olarak değil de orijinal olarak tüketsem daha çok sütüm olmaz mı? Sonuçta bunlar işlenmiş gıda.. Sonra içerikten rezeneyi seçtim. Zaten rezene, birçok kaynakta süt artırıcı olarak geçiyordu. Önce aktardan aldım, sonra doğrudan yeşil bitkisini alıp tükettim ama şaşırtıcı bir şekilde ne zaman rezene tüketsem hep karnım ağrıdı ve iki bebeğim de ekstra huysuzlaştı. O zaman rezenenin bize dokunduğuna karar verip hazır içecekten eser miktarda almaya karar verdim. Bunun bize has bir saçmalık olduğunu düşünüyordum ki, çevremde 3-4 yeni annede daha ağrı ve gaz sorunu olduğunu öğrendim. Rezeneye ara verdikten kısa bir süre sonra bebeklerinin gaz sancıları azaldı. Hepsi aile dışından annelerdi, yani ailesel saçmalığımız değilmiş.. 🙂 Demek ki rezene biraz şahsına münhasır bir bitki oluyor; kimine süt yapıyor, kimine gaz… Süt artırıcı olarak rezene içiyor ve bebeğinizin resmen kıvrandığından şikayet ediyorsanız, rezeneyi kesip birkaç gün denemenizi tavsiye ederim. Belki siz de rezeneye hassasiyet gösteriyorsunuzdur ?

Malt İçecekleri, Emziren Anne Çayları ve Damlalar

Elbette sütüm olsun diye çırpınırken bu ürünleri kaçıracak değildim, iki tipten de birkaç marka deneyimim var. Öncelikle malt içeceği olarak satılan ve tat olarak pekmezden hallice olan ürün gruplarından bahsedeyim: o dönem bir bebek marketinde 2 al 1 öde gibi bir kampanyadan 24lü bir kasa almıştım ve her gün düzenli içtim. Sütüm boldu ama hem yeni doğum yapmıştım, hem de mevsim yaz olduğu için baya sıvı tüketiyordum. O yüzden süt kaynağımı doğrudan malta bağlayamıyorum ama maalesef kilo yaptığı kesin… Çünkü doğumdan sonra 10kilo almamın başka bir açıklaması yok… Belki ilk doğumum olsaydı, vücut yapımı bilmediğim için doğrudan hedef gösteremezdim ama yediğim tahin miktarı bu kadar kilo yapmıyor, tecrübe ile sabit 🙂 Bu yüzden zor zamanlar dışında çok tüketmeyin derim. Öte yandan bitkisel olduğu iddia edilen granül çayların içimi kolay ve pek kilo yapmıyor. Aslında baya şekerli olduğu ve işlenmiş gıda olduğu için pek içime sinerek kullanmadım ama süt yapıyor mu? Bence yapıyor… Psikolojik de olabilir ama ne zaman granülleri kessem sütüm biraz azaldı. Zaten tüm çabanın sütü “biraz” artırmak olduğunu düşününce bu ürünlerin tüm emzirme sürecinde hep yanımda olduklarını söyleyebilirim. Umut fakirin ekmeği malum, süt artırıcı damlaları da denedim. Düzenli kullanmama rağmen gözle görülür bir fark yaratmadığı için tek pakette maceranın sonuna geldik.

Pompa Kullanımı

İster manuel, ister elektrikli ilk günden itibaren pompa kullanmanızı tavsiye ederim. Neden ? Çünkü miniş bebeğiniz çok savaşçı bir ruh olsa bile meme ile savaşını ilk günlerde kaybetmeye mahkum maalesef… O minicik çeneler hemen yorulduğu için memeyi tamamen boşaltamıyorlar. Bu sefer kendinden akıllı meme şöyle düşünüyor : “içeride süt kaldığına göre üretimi azaltmalıyım” İşte bu noktada bebeğimi beslemeliyim çılgınlığına düşmek üzere olan memelerin hevesini kırmamak ve üretimi coşturmak lazım. Formül : önce emzirin, sonra sağın. En pratiği emme işleminden sonra bebeği birine emanet edip 15-20 dakika sağma işlemi yapmak. Evde kimse yoksa, bebeğin gazını çıkarıp beşiğine bıraktıktan sonra sağma işlemini yapmalısınız. Ortalama 1-1,5 ay bunu yapmak lazım. Benim pompaya karşı ön yargılarım vardı, emzirmeyi çok sevdiğim için bütün sütü doğrudan vermek istedim, araya biberon veya kaşık girmesini istemedim ama sonradan çok pişman oldum, 3. aydan sonra pompa kullanmaya başladım ki o bile fark yarattı diyebilirim. Hastayken, yorgunken veya uykuluyken 3 aylık bir bebek bile memeyi tamamen boşaltamıyor!

Sütü Saklama

Bol bol süt üretiminiz varsa bunu telef etmeyin, saklayın. Bebeğiniz bir memeyi emerken öbür memeyi sağıp boşaltabilirsiniz. Bebeğiniz iki memeyi de emiyorsa emzirdikten sonra sağabilirsiniz. Benim dipfrize yetecek kadar sütüm olmadı ama zaman zaman dolapta yedeklediğim biberonlarım oldu çok şükür 🙂 Onların buzdolabındaki varlığı bile anne sütünü artıran bir neden bence, çünkü görünce mutlu oluyorsun. Siz kaşık tercih edebilirsiniz ama ben küçük bebeklerde cam biberon tercih ediyorum. Buzdolabından çıkardığım biberonu sıcak suyun içinde bekletip benmari usulü ile ısıtıyorum ve bebeğime vermeden önce mutlaka bileğimde sıcaklık testi yapıyorum. Normalde vücut sıcaklığında ayarlamak lazım ama ben bebeğin boğazını yakmayacak şekilde bir tık daha sıcak hazırlarım. Dipfrizden çıkan sütü eritmek için ise önce musluk suyunda süt torbasını mıncıklayıp eritiyorum sonra biberona aktarıp yine benmari usulü ısıtıyorum.

Hastayken bebek emzirilir mi?

Bebek hastayken de, anne hastayken de emzirme işlemi devam edebilir. Bebecik hastayken kendini en güvende hissettiği yerde olmak ister, emerken rahatlar, mutlu olur, daha çabuk iyileşir. Anne hastayken de süt aracılığıyla bebeğine gerekli antikorları aktarır, bebeğini hastalıktan korumuş olur. Ama aynı ortamda çok bulunmamak, öksürüp etrafa mikrop saçmamak, yakın temastayken maske kullanmak gibi önlemler alsa hiç fena olmaz, söz konusu küçücük bir bebek sonuçta…

Yeni doğana su verilir mi?

Bizim annelerimiz bize su, ıhlamur, kimyon çayı gibi şeyler vermiş. Bir sorun olmuş mu? Olmamış… Zaten su gibi bir nimetin zararlı olabileceği düşünülemez lakin düşünmemiz gereken şey, bebeğimizin kapasitesi sınırlı olan göbüşünü anne sütü ile doldurmak varken neden suyla dolduralım sorusu. Anne sütü o kadar mucizevi bir şey ki, içinde bebeğin ihtiyacı olan her şey mevcut. Suyu, proteini, yağı… Haziran sonunda doğum yapmış bir anne olarak, su vermem konusunda büyüklerimden baya baskı gördüğümü söyleyebilirim. Su vermedim. Dediler ki hava çok sıcak, çocuğa işkence yapıyorsun. Kendin su içmeden durabiliyor musun? O da can, susar. Elbette susar, susarsa da sütünü emer, susuzluğunu giderir. Hem suyun yanında başka besinler de alır, gelişir; hem de memeye süt bitiyor sinyali gönderip süt üretimini artırır, misss..

Anne sütü yoksa…

Anne sütü süper bir şey; hem sağlıklı, hem pratik, hem ekonomik ama bazen göğsün yapısal durumu, annenin veya bebeğin sağlık durumu yüzünden anne sütü verilemebiliyor. Faydalı süt, faydasız süt gibi bir ayrım yapmak istemiyorum ama bazı annelerin sütü bebeğin gelişimini sağlayamıyor veya süt dokunduğu için bebekte sindirim problemleri yaşanabiliyor. Annelerin ilaç kullanması, ameliyat olması gereken durumlar olabiliyor. Göğüs ucu emmeye veya sağmaya uygun olmayabiliyor. Çok fazla ihtimal var ama hiçbir şey annenin bu sebeple kendini paralamasına değmez. Bahaneler üretmemize, kendimizi suçlamamıza, kötü hissetmemize gerek yok; emzirme kısmı anneliğin sadece ufak bir kısmını kapsıyor. Sütünüz varsa ve bebeğinize yarıyorsa emzirirsiniz, yoksa da mama verip yolunuza devam edersiniz. Kamu spotlarının, doktorların, diğer annelerin, anne bloglarının vs baskısıyla stres yapmaya gerek yok. Sütün az olması dolayısıyla yaşanan çırpınış durumunu çok iyi bildiğimden şahsi fikrim, bir annenin bebeğine süt vermek için elinden geleni yapması ve keyfi sebeplerle sütü kesmemesi ancak mücbir sebepler varsa da çok takılmadan yola devam etmesidir. İnsan o kafayla, o hormonlarla bunu düşünemiyor; hatta bebeğini iki ve üzeri yıl emziren annelerin yanında kendini kötü, ezik hissediyor. Şimdi dönüp baktığımda “amaaaaan, nelere takılmışım öyle… Çok emzirince iyi anne, emziremeyince kötü anne mi olunuyor sanki?” diyebiliyorum. Uzun süre emzirdiği için böbürlenen annelere de gülüp geçebiliyorum artık. Anneliği ile ilgili anlatabileceği başka bir şeyi yoksa demek ?!?

Sütten Kesme

İşte hiç uğraşmak zorunda kalmadığım bir anne sütü mevzusu… Benim çocuklarım kendileri karar verip bana iş bırakmadılar. Ben sabah kalkıp “hadi bakalım, meme vakti” dedim, onlar kahvaltı tercih etti. Gün içinde sordum, kafa çevirdiler; uyumadan sordum, istemediler. Ben de zaten kasarak yaptığım sütün ucunu bırakıverdim… Kendiliğinden çekildi, hiçbir ağrı sızı, kitleleşme olmadı. Kızım memeyi bıraktıktan 2 ay kadar sonra tekrar emmek istedi, denedik; 2 gün anca sürdü… Oğlum bu işi yaptığında 6 aylıktı, 2 ay kadar her seans sağarak besledim. Sağmaya devam edebilirdim ama duygusallıktan çıkan bu iş çok disiplin istiyor. Bense dakik davranmak zorunda olduğum düzenli işlerde çok sıkılıyorum…
Böylece süt serüvenim bitmiş oldu… Sütten kesme konusunda pek deneyim sahibi olmasam da söyleyebileceğim tek şey, bebeğin ve annenin buna hazır olması şart.. Sonra da yaşasın özgürlük! 🙂 Uzun süre emziren annelerin çoğu son demlerinde artık baygınlık geçiriyor olur çünkü emzirme eylemi kıyafet seçiminden tut arkadaşınla yapacağın muhabbete kadar her şeyi etkiler. Tam biraz muhabbet edelim dediğinde 2,5 yaşındaki küçük canavar gelip seni emmek ister; emzirme örtüsü ile ortamı kurarsın, sıkılır örtüyü açmak ister; konuşursan gülersen, rahatsız olur, susmanı ister, vs vs Her ne kadar var olan sütü kesme taraftarı olmasam da, süt dişlerini komple çıkarmış, yemek yiyebilen, konuşabilen, koşup zıplayabilen çocukların emme olayı için biraz büyük olduklarını düşünüyorum; adam kucağına sığmıyor, hala emziriyorsun… Emdiği için bazı gıdaları almayı reddediyor ve küçük bir bebek gibi anneyi bağlıyor, bence gereksiz. Yine de seçim annenin tabi.

Anne sütü gebelikten korur mu?

Süt salgılamak için gereken prolaktin hormonu gebe kalmayı engelliyor ama yine de süte güvenip tedbiri elden bırakmamak lazım. Çünkü nice anne aynı gaflete düşüp sürpriz gebelikler yaşıyor. Evde süt emen bir minik varken yeni bir miniğin gelecek olması biraz korkutucu ve birazdan daha fazla yıpratıcı…

Tandem Emzirme

Emzirirken tekrar bebek beklemeye başlarsanız, emzirmeyi kesmek zorunda olmadığınızı savunan yeni bir akım. Ya da ben yeni duydum diyebilirim. Hamilelik boyunca emzirmeye devam, bebek doğduktan sonra da ikisini emzirmeye devam… Tandem emzirmeye gönül vermiş ve bunu başarmış tüm annelere selam olsun! Bu inatçı kadınlara saygı duyuyorum… Bkz : Tandem Emzirme

Son olarak herkese ağrısız acısız, bol sütlü, çok mutlu günler diliyorum.

Halalık Müessesesi

Doğdum; evlat, torun, yeğen, kuzen oldum. 

Biraz büyüdüm; abla oldum. 

Evlendim; gelin, elti oldum. 

Bebeğim oldu; anne oldum. 

Kardeşim evlendi; görümce oldum.  

Bir bebeğim daha oldu; tekrar anne oldum. 

Kardeşim baba oldu; ben de hala oldum!

Aile bazında kazandığım tüm sıfatlar için şükürler olsun, inşallah anneanne ve babaanne de olabilirsem alabileceğim tüm ünvanları almış olacağım. 

Gelelim halalık müessesesine… Teyzeler için “anne yarısı” , amcalar için “baba yarısı” gibi yakıştırmalar var ama halalar için “hem anne, hem baba yarısı” dense olur. Hala olmak tuhaf bir duyguymuş : baba tarafından akrabasın, annenin işine pek karışmak istemiyorsun ama bebeğe her baktığında annelik içgüdülerin de ayaklanıyor. Süt olsun diye dereotu, gaz olmasın diye kimyon, rahat uyusun diye melisa çayı.. Ne bulduysam, ne bildiysem hepsini üstlerine bocalıyorum, yeter ki analı kızlı rahat etsinler 🙂 Tam olarak hissettiğim, sanki doğurmadığım bir çocuğun uzaktan annesiyim… Çok tuhaf… Belki doğum zamanında yanında olduğum için; anneciği sancılar içindeyken orada ben de olduğum için; belki aynı hastanede, aynı doktorla, aynı şekilde doğum yaptığımız için; belki yeni doğanlar bende fazlasıyla merhamet uyandırdığı için, belki iki çocuk doğurdum diye baya bir şey biliyorum sandığım için, belki ne zaman  kucağıma alsam kızımız gazını atıp uyuduğu için, belki kan çekiyor dedikleri şey doğru olduğu için … Kim bilir…  Bir de kız çocuk halaya çekermiş ya, heyecanla büyümesini bekliyorum. Göreceğiz bakalım 🙂   

Bol Sümüklü Sonbahar ve Çözüm Önerileri

Benimle alakalı bariz bir gerçek varsa o da yaz çocuğu olduğumdur. Yazın her şeyini severim : havasını, meyvelerini, sebzelerini, denizini, kumunu, güneşini, dondurmasını, havada görmeye çalıştığımız leyleklerini…  Nemli, yapış yapış , deniz kenarında bile esmeyen hava, beni hiç rahatsız etmez. Off, ne sıcak hava! demem (Direksiyondan elim yanınca hariç 🙂 ) Serde böyle bir yaz aşkı olunca, sonbaharın gelişi doğrudan bunalım sebebidir benim için. Ne yapayım, başka hiçbir mevsimi yaz kadar sevemiyorum. Kışa yazın kıymetini hatırladığım için katlanıyorum, ilkbahara ise yazın habercisi diye… Lakin sonbaharın hiçbir sevimliliği yok; yaz bitmiş zaten, ciğerim yanıyor… Bir de hava gündüz sıcak, akşam soğuk; ne giyeceğimizi ve çocuklarımıza ne giydireceğimizi şaşırdığımız bir mevsim, doğrudan sümük mevsimi…

Bu mevsimi en az hasarla geçirebilmek için birkaç önerim var :

  1. Çocuğunuzun sağlığı için öncelikle kendinize ve ev ahalisine iyi bakın.
  2. Ortamda öksüren, aksıran, burnu akan birileri varsa hemen kaçın. Kimse kusura bakmasın ama hastalık havadaki mikroplardan bulaşıyor…
  3.  Bulunduğunuz ortamı zaman zaman havalandırın. Dışarıdaki havanın evdeki havadan daha pis olduğunu düşünüyorsanız hava temizleyici kullanabilirsiniz, hatta bazı klimalarda da bu özellik mevcut.
  4. Çocuğunuzu kat kat giydirin; önce kısa veya uzun kollu bir tişört, üzerine ince bir hırka, onun üzerine mont. Sıcak ortamlarda terlemesine izin vermeden bir iki kat çıkarırsınız. Bu mevsimin en büyük belası terin soğuması bu yüzden yanınızda  yedek kıyafetler taşımayı unutmayın. Bebeklikleri geçtiğinden beri bu yedek kıyafet işini biraz aksatıyorum ama neyse ki ikisinin kıyafetleri birbirine az çok oluyor 🙂
  5.  Çocuk biraz öksürmeye ya da hırlamaya başlarsa günlük uygulayabilirsiniz. Günlük, sarımsı renkte bir tür reçinedir ve eritince çıkan duman boğaz yolu enfeksiyonlarına iyi geliyor(muş). Ben de kayınvalidemden öğrendim ve hemen biraz alıp yavrulara denedim. Günlük kullanımı : öncelikle eski veya bozulmasından üzülmeyeceğimiz küçük bir kap buluyoruz. Tencere çok zarar görmesin diye dibine alüminyum folyo seriyoruz. Onun üzerine 3-4 top günlük koyuyoruz ve kabın üzerini pamuk ile kapatıyoruz. Pamukla rahat kapatmak için çok büyük bir kap kullanmamanızı öneririm. Günlük eridikçe pamuk, duman ile şişmeye başlayacak. O şişkin pamuğu çocuğun göğsüne, doğrudan tenine koyuyoruz ve 10-15 dakika bekletiyoruz. Tabi sıcaklığına dikkat edelim, çocuğu pişirmemek lazım 🙂 Benim yavrular bu işlemden nefret ettikleri için ben uyku saatini seçiyorum, hafif sersemken göğüslerine koyup sabah çıkarıyorum. Günlük bitkisinin kendine has bir kokusu var, bu yüzden tütsü olarak da kullananlar varmış. Sanırım doğrudan temas kadar olmasa da havadaki dolaşımdan da etki sağlar.
  6. Günlük kullanmaktan hoşlanmadıysanız, yine çok şifalı ama bir o kadar da pis bir önerim var : zeytin yağı + bal… İkisi de birer mucize olan bu iki madde bir araya gelince yine hırıltı ve öksürüğe iyi geliyor lakin çok dikkatli hazırlamak lazım. Zeytin yağını ocakta bir tık ısıtıyoruz, sonra içine bir kaşık bal koyup karıştırıyoruz. Tabi homojen bir sıvı olmuyor, bu sıvıya el ayası büyüklüğünde bir pamuk batırıp çocuğun çıplak göğsüne koyuyoruz. İşte bu nokta çok kritik… Çünkü bal zeytinyağının sıcaklığını alıyor ve zeytinyağı ılık olsa bile bal kısmı çok sıcak olabiliyor, parmak kontrolü şart yani. Çocuğun göğsüne yağlı pamuğu koyduktan sonra ince tülbent tarzı bir şeyle sarıyoruz. Ben bu işi yine gece uyumadan önce yapıp tüm gece bırakma taraftarıyım ancak en başta dediğim gibi oldukça pis bir işlem. Sabah çocuk da dahil her şeyi yıkamak gerekiyor 🙂 Ama işin ilginci, çocuğun göğsü öyle vıcık vıcık yağlı olmuyor, ten yağı komple emiyor, sadece kokusu kalıyor.
  7. Çocuklarınıza bağışıklık artıcı gıdalar verebilirsiniz. Bunun için illaki takviye gıdalara veya şuruplara gerek olmayabilir. Çocuğunuz meyve yemekten hoşlanıyorsa havuç, mandalina, portakal, kivi gibi meyvelerden oluşan bir meyve tabağı vitamin ihtiyacını karşılar. Ayrıca yanına badem, ceviz, fıstık gibi kuru yemişlerden ekleyebilirsiniz. Ben bu konuda biraz şanslıyım, iki çocuğum da fındık fıstık çocuğu 🙂
  8. Meyve kemirmekten hoşlanmayan yavrularınıza atom tadında karışık meyve suları hazırlayabilirsiniz. Bir adet katı meyve sıkacağı veya güçlü bir blender işinizi görür. Portakal, elma, havuç, mandalina gibi nadide meyvelere bir kaşık da pekmez eklerseniz, oh miss, demir ihtiyacı da tamam. Bir taşla baya bir kuş…
  9. Bağışıklık sistemi için balık yağı kullanabilirsiniz. Kokusu iğrenç, kabul ediyorum; her çocuk içemez, onu da kabul ediyorum ama denemekte fayda var. Zira faydası çok.. Annelik zaten dene – yanıl yöntemiyle geliştirilen bir meleke 🙂
  10.  Siz çay içerken size özenen çocuklarınız olabilir. Onlara elma, ayva, limon, nane ve ıhlamurdan şifalı bir karışım kaynatabilirsiniz. Aroma için içine biraz karanfil ve tarçın atabilirsiniz. Tatlandırıcı olarak bal kullanabilirsiniz.
  11. Sabah kahvaltılarına tahin pekmez mucizesini ekleyebilirsiniz. Tahin oldukça faydalı bir gıdadır, her çocuğun damak zevkine hitap etmez ama pekmez ile beraber çikolata kremalarının yerini alabilir. Ayrıca çocuğunuza tahin pekmez yedirmek için sofranın gücünü kullanabilirsiniz, yani siz de yiyin 🙂
  12. Son olarak sonbahar bu, hasta olma ihtimalimizin en yüksek olduğu mevsim. Aldığımız tüm önlemlere rağmen hasta olmaktan kurtulamayabiliriz ama lütfen  çocuğumuzun biraz burnu aktığında veya bir iki öksürdüğünde doktora veya eczaneye koşup antibiyotik istemeyelim. OECD verilerine göre ülke olarak gereksiz antibiyotik kullanımında dünya birincisi olduğumuzu unutmayalım. Çocuğumuz iyi olsun derken gereksiz antibiyotik kullanımı ile onu hastalıklara daha açık hale getirebiliriz, iyileştirme sürecini uzatabiliriz… Antibiyotik sadece gerekli olduğunda kullanılmalı.  (18 Kasım Avrupa Antibiyotik Farkındalık Günü’ne selam olsun. )

Sümüksüz öksürüksüz günleriniz olsun 🙂

Tekrar Motivasyon

Bir süredir hiçbir şey yazamıyorum, zira standart sorunum olan zamansızlık şu ara feci halde boğazımı sıkıyor, elinde can çekişiyorum resmen. Her insanın  hayatında muhakkak bir şeylerin unutulduğu veya aksadığı, her şeyin üst üste denk geldiği dönemler oluyor ya ; sanırım benim dönemim de geldi, hatta geri döndü diyeyim. Onu tekrar gördüğüme sevindiğimi söyleyemeyeceğim.

Zamansızlık yaşamamın en önemli sebebi, tamam, itiraf edeyim, daha önce yapılması gereken işlerin katlanarak çoğalmasıdır. (Benle hiç alakası yok, kendi kendilerine katlanıp çoğaldılar, demek istesem de , zamanında yapmadığım için çoğaldılar!) Ayrıca birbirinden bağımsız olayların bir araya gelip tesadüfen(?!) aciliyet ve ehemmiyet olarak sıraya konamamasının da en az üşengeçlik kadar payı var. (Bu kısım gerçekten benle alakasız.. ) Benim bu durumlarda kullandığım en pratik çözümüm, uykumdan fedakarlık etmek. Tabi ki yeterince dinlenememiş bir Ade, daha iyi uyuduğu dönemlere kıyasla evde, işte ve hayatın her noktasında bir tık terör estirebiliyor. Böylece uykunun sadece bebekler için değil, hepimiz için yadsınamaz bir önemi olduğu gerçeğine tekrar ayıyoruz. Yani uzun lafın kısası, az uyku da beni yarı yolda bırakmak üzere…

Son birkaç akşamdır çocuğumun uyuduğunu görmeden uyuyakalmışım ki evdeki  herkesin uyuduğunu düşünürsek baya riskli bir durumdayız. (Bizim riskimiz kontrolsüz video tüketimi şeklinde oluyor ki baya tehlikeli aslında) Tüm çocukluğum boyunca belki birkaç migren krizi haricinde annemi hiç uyurken görmedim. Annelerin kaderi, kendini parçalayıp dağıtarak çocukları, eşi, evi, işi toplamak herhalde… Ben standart kaderime bir de blog yazmayı ekledim, inşallah tekrar düzenli yazmaya başlayabilirim. Tabi önce çocukların uyuduğu an, bir film patlatayım fikrimden vazgeçmem lazım 🙂