Bebekte Ateş

Bir annenin en önemli özelliği ne olmalıdır diye sorsalar, sakin ama tedbirli olmak derim. Çünkü panik, olay anında yanlış kararlar vermemize sebep olur. Ateş çıktı diye ortalığı ayağa kaldırmak ve paldır küldür hastaneye koşturmak her zaman gerekli olmayabilir. (bazen de hastanede olmak hayat kurtarır işte, şans… )

Rahatlıkla gamsızlık arası garip bir sakinliğim var, bazen ben de kendime şaşırıyorum ama çoğunlukla bu sakinliğin faydasını görüyorum. Mesela çocuklarımı üşüyecekleri, terleyecekleri veya kirlenecekleri için boğmam ama elimden geldiğince tedbirli davranırım. Çocuğum yağmurda oynayabilir, üşümeden üzerini değiştirmek şartıyla… Yanımda yedek kıyafet taşırım, terlerlerse üstlerini değiştiririm, üşürlerse ceket giydiririm, kirlenirlerse yıkarım. Benim annelik doğrum böyle şekillendi, herkesinki farklı muhakkak.

İster çocuğunuz yerlere yatsın yuvarlansın, ister evden dışarı çıkmasın, ister terledi / üşüdü diye sürekli kıyafet değiştirin, ister hiç aldırmayın… Keşke hiç hastalanmasalar ama hepimizin çocuğu hastalanır. İlk olarak benim yüzümden oldu, eşim yüzünden oldu, rüzgar esti üşüdü, komşunun oğlu üstüne hapşırdı, vb bahaneler ve suçlamalardan kurtulmalıyız. Neden? Çünkü hiçbir işe yaramaz… Çocuklarımdan biri ateşlendiğinde veya öksürmeye başladığında eşim hemen bıdırdanmaya başlar, suçlayıcı bir tavır takınır, laf sokuşturur, vs. Ama inanın, hiçbir işe yaramıyor…

Ateş yükselmesi başlı başına bir hastalık değil, hastalığın belirtisidir. En basit şekilde, vücut içeride yabancı bir şeyler var, bizim onu yok etmemiz lazım. Bu yüzden ısıyı artıralım (ateş), gereksiz enerji kaybını engelleyelim (halsizlik), gereksiz kan akışını durduralım (el ve ayakta üşüme) ve tüm enerjimizi bu işe verelim demek ister. Kontrollü olduğunuz sürece, bebeğin bir süre ateşli kalmasına izin vermek, bağışıklık sisteminin enfeksiyonu sınırlandırabilmesi açısından önemlidir. Kaç dereceye kadar ? Her çocuğun sınırı farklıdır muhakkak ama çocuğun ağrısı, mızmızlığı yoksa 38,5 – 39 dereceyi görmeden müdahale etmiyorum. (Garip sakinlik yine devrede 🙂 )

Ateş çıktığında ne yapalım?

Öncelikle özel grup olan yenidoğanları hiç vakit kaybetmeden doktora götürmek gerekir. Küçük bebeklerde vücut termostatı henüz gelişmediği için ateş tam olarak kontrol edilemez ve aşırı ısınma havaleye sebep olabilir. Havale, beynin aşırı ısı artışından kendini koruma refleksidir diyebiliriz. Beynin kendini aniden kapatma hali, bazen istenmeyen arızalara sebebiyet verebilir, Allah korusun… Ancak her havale, arıza bırakmayabilir(miş)

1 yaştan büyük çocuklar için ;

  • Öncelikle ateş ölçerimizi elimizden düşürmeden çocuğu kontrol edelim. Bebekler yüksek ateşe bizden daha dayanıklı olsalar bile, 39 derece pek aşılmaması gereken bir sınırdır. Çocuğu hem alın, hem vücuttan ölçelim.
  • Su içirmeyi unutmayalım. Su şifadır.. Ayrıca ateş ile beraber vücuttaki sıvı kaybını dengelememiz önemli. Haliyle ayran, meyve suyu, ıhlamur, çorba vs hepsi elzem.
  • Çocuğun kıyafetlerini azaltalım, mümkünse pijama gibi rahat giysiler, gerekirse de sadece iç çamaşırı giydirelim.
  • Çocuğun üstünü örtmeyelim, midesine ince bir örtü yeterli.
  • Vücudunu ıslak bez ile silelim veya ılık bir banyo yaptıralım. Yalnız su asla soğuk olmasın, aksi takdirde vücut şoka girebilir. Ben öncelikle banyo sıcaklığında suyu açıyorum, suya alıştıktan sonra dereceyi biraz düşürüyorum.
  • Ateşi düşüremezsek ve yükselme eğilimindeyse ateş düşürücü verelim. Şurubun etki süresi yarım saati bulabiliyor.
  • Şuruba rağmen ateş düşmüyorsa, en yakın sağlık kurumuna gidelim.

İnatçı ateş

İnatçı ateş, evde yapılabilecek tüm yöntemlere ve hatta ateş düşürücü şuruba rağmen geçmeyen ateştir. En sakin, en deneyimli anne-babalar için bile endişe vericidir. Çocukta inatçı ateş varsa, bir sağlık kurumundan destek almak; fitil veya serum yaptırmak gerekebilir.

Ateş düştükten sonra ne yapalım ?

İnatçı ateş durumu yoksa ateş, ilaç veya ılık bir duş ile düşer ama tekrar çıkmayacağının garantisi yoktur. Maalesef ki, tüm hastalıklar gibi ateş de akşamları nüksetme eğilimindedir ve ebeveynlerin gece boyunca düzenli kontrolleri elzemdir.

  • Çocuklarımdan biri ateşlendiğinde, çok uykum varsa muhakkak ateşini düşürdükten sonra uyuyorum.
  • Saat başı alarm kurup kontrol ediyorum.
  • Çok yorgunsam yanımda yatırıyorum, böylece tek gözü açık bir şekilde de olsa sürekli kontrol edebiliyorum. (Aslında bu da hastalık bulaşması açısından bir risk tabi )
  • Gece kontrollerinde uykusu kaçmasın diye duş yaptırmıyorum, onun yerine ıslak bir bezle kollarını, bacaklarını siliyorum.
  • Kolonya kullanmıyorum çünkü geçici bir ferahlama sağlasa da uzun vadede neticeyi değiştirmiyor.
  • Silerek ateşi düşüremezsem, şurup veriyorum. Genellikle 2 şurup ile minimum iki saatte bir döngü yapıyorum. Bunun sebebi şuruplardaki etken maddenin farklı olması.
  • Elimde ateş ölçer, tüm gece uyanık beklemek yerine uyuyorum. Evet, uyuyorum çünkü benim de güçlü olmam lazım; çocuğum hastayken ben de halsiz düşersem bize kim bakacak?

Ateş ne kadar sürer?

Elbette vücuda giren mikrobun kuvveti ve vücudun tepkisi farklı olsa da, ortalama bir hastalığın ateş süresi 2 gündür. Hatta gündüz gayet iyiyken akşam ateş yükselmeye başlar. Çocuğunuz iki günden daha uzun süre ateşli bir hastalık geçiriyorsa, yine bir sağlık kurumuna götürmekte fayda var. Düşmeyen veya tekrarlayan ateşin altıncı hastalık gibi başka bir sebebi olabilir.

Son olarak, hep söylediğim gibi, uzman değilim ama 2014’ten beri edindiğim tecrübe bana şunu gösterdi : sakin ol, tedbirli davran, panik yapma. Hmm, bir de ihtiyacın olduğunda destek iste.

Sağlıklı sıhhatli günler dilerim..

Bebek Çamaşırlarını Ne ile Yıkayalım ?

Bebek demek, hassasiyet demek… Elini tutarken, altına bakarken, kıyafetini değiştirirken, burnunu temizlerken, banyo yaptırırken ilk ihtiyacımız olan şey hassasiyet… Neyse ki annelikle beraber bu yama otomatik olarak sisteme yükleniyor 🙂

Gönlüm bebek çamaşırlarına doğal olmayan hiçbir şeyin değmemesinden yana. Hatta sadece bebeklere değil, hiçbirimize hiçbir kimyasalın değmediği, doğal bir dünya hayalindeyim. Lakin bunun mevcut piyasa koşullarında ve yaşam koşuşturmacasında pek mümkün olmadığını sanıyorum. (Küllü su yöntemi ile çamaşır yıkayan idealist arkadaşları alkışlıyorum, lakin o ben değilim)

Günümüz yöntemlerine ve markalarına dönecek olursak, ben kullandığım hiçbir “organik” deterjandan memnun kalmadım. Bebeğinizin çamaşırlarında geçen günkü öğünden hatıralar kalmasını çok umursamıyorsanız kullanabilirsiniz. Leke çıkarmadığı gibi 60 derecede morarma sorunu yaşadım. Zaten ben bu organik ibareli ürünler hakkında ön yargılı olduğum için normalde pek tercih etmiyorum, arkadaşların gazıyla vicdan yapıp almışım herhalde 🙂 Bkz

Benim yeni doğan deterjan tercihim annem usulü sabun tozuydu; hem Dalan Roxy, hem  Hacı Şakir Granül Matik kullandım. Roxy koku olarak hiç rahatsız etmiyor ama leke çıkarma gücü Hacı Şakir kadar iyi değil maalesef. Ama Hacı Şakir’in de kokusu baya keskin.. Bununla beraber çamaşırları 90 derecede yıkayıp 2 yıkamada yamultan bir anne değilseniz, kaka lekeleri konusunda sabun tozlarının yetersiz kaldığını söylemeliyim. ( Ben iç giyimleri 60derecede, dış giyimleri 40derecede yıkıyorum.)

 

İnsan sadece anne sütü ile yapılan bir kakanın nasıl bu kadar enzimli olduğuna inanamıyor bazen… Lekeler söz konusu olduğunda anne olarak yine bir tercih yapmak gerekiyor : ya hafif lekeleri görmezden geleceğiz, ya da ön yıkamada leke çıkarıcı kullanacağız. Leke çıkarıcı kullandığımız zaman da özellikle çıtçıtlı bodylerin çıtçıt kısımlarında kumaş aşınması ve parçalanma olabileceği riskini göze alacağız. (Sanırım metal ile kimyasal tepkimeye girip aradan kumaşı harcıyorlar.) Dipnot olarak belirtmeliyim ki, leke çıkarıcı gibi bir kimyasal kullandığımızda ek durulama yaptırmak gerekebilir, zira bebek teni çok alerjik olabiliyor. 

Sizi bilmem ama ben hışır hışır çamaşır sevmediğim için bebek çamaşırlarında yumuşatıcı da kullandım. Bebek marketlerinden en hassas, en bitkisel, en hipoalerjenik, en parabensiz, GDOsuz bulduğum yumuşatıcıları denedim, bence kokuları dışında bir farkları yok; çeşitli sertifika ve onaylar biraz pazarlama stratejisi kokuyor 🙂 Neden? İçinde gerçekten ne olduğunu asla bilemiyoruz çünkü…

Çocukların ikisinin de 2 yaşını geçmesiyle beraber sabun kullanımından hassas deterjan kullanımına terfi ettim, yani onların çamaşırlarını bizimkilerden ayrı yıkamaktan vazgeçtim. Doğal mı, değil… Öte yandan ne doğal ki?  gibi bir soru geliyor aklıma. Ne yediğimiz içtiğimiz şeyler, ne soluduğumuz hava! Böyle düşününce biraz rahat bırakmak gerektiğini düşünüyorum. Bence ne aman doğal olsun diye küllü sularla elde çamaşır yıkayalım, ne de tamamen lekesiz, tertemiz olsun diye eşyalarımızı kimyasala boğalım.

Lakin her zamanki gibi hayat sizin, tercih sizin…  

Bebekle Seyahat Çantası

Seyahat çantası işini ;

  1. bebekle seyahat çantası,
  2. çocukla seyahat çantası ve
  3. ergenle seyahat çantası olarak 3 tipe ayırmak lazım.

Öncelikle çocuklarım ergen olmasa da kızımın erken ergenlik yaşadığına dair ciddi şüphelerim var 🙂 Yavrunuz ergense çok kritik gördüğünüz eşyaları kendi bavulunuza alın ve ona kendine ait bir çanta verip ne koyduğuna hiç karışmayın derim. Ergenlerle muhatap olmak insanı gerçekten yoruyor çünkü.

Yavrunuz çocuk kategorisinde ise seyahate çıkmadan önce ona, tam onun tarzı, havalı bir çanta almanızı tavsiye ederim. Özellikle tekerlekli bavullardan tercih ederseniz, hanımefendi / beyefendi yorulduğunda onun çantasını taşımak zorunda kalmazsınız. Ayrıca çocuk bavullarının bir de üzerine binilebilen versiyonu var ki; hava limanı, otel lobisi gibi düz satıh bekleme alanlarında baya işe yarıyor. Geçtiğimiz hafta sonu bizzat test edip onayladık 🙂 Sanırım Samsonite gibi markalar da bu işi düşünmüş, ben Trunki tercih ettim. Hava limanı insanları tarafından uzaylı gibi karşılandık ama olsun, cırt renkler göz alıyor tabi, yapacak bir şey yok…

Gelelim bebekle seyahat işine…

Öncelikle ilk gezilerde kesinlikle bir şeyler unutulur, özellikle yeni anneler kendini hiç salak hissetmesin ve yanlarında çok bilmiş biri varsa onların abuk tavırlarına aldırmasın. En çok unutulan şeyler, en sık kullandığımız, en elimizin altında olan şeylerdir. Unutulan eşya sayısını en aza indirgemek için bebeğin ihtiyaçlarını kategorize edebilirsiniz :

  1. Yol ihtiyaçları : Oto koltuğuna oturduğu gibi sızan bir yavrunuz varsa çok şanslısınız. Yol boyu ağlayıp zırlayan bebekle yollar bitmek bilmiyor 😦 Yolda uyumayan bebeği oyalamak için oyuncak, emzik, su ve meyve suları, bebek bisküvileri, midesi bulanır kusarsa diye önlük ve ıslak mendil, araç klimasından az etkilenmesi için ince bir örtü, yaz-kış ayaklara çorap, yanına da yol boyu onunla ilgilenecek bir anne, abla, vs.
  2. Alt bakım ihtiyaçları : Geziniz süresince yeterli miktarda bez, (ben günlük 8 adet varsayıyorum), pişik kremi, en az 2-3 adet alt açma örtüsü, kurulamak için tuvalet kağıdı (evet otellerde de var, istemezseniz almazsınız), yeterince ıslak mendil, deniz tatilleri için mayo bez, tuvalet eğitimi devam ediyorsa lazımlık.
  3. Banyo ihtiyaçları : Bebek şampuanı (köpük olanlar daha pratik oluyor), bebek yağı/ losyonu, havlu, uzun süreli geziler için tırnak makası / törpü , fırça.
  4. Beslenme ihtiyaçları : İşte burası en fena kısım… 0-6 ay arası bir bebekle geziyorsanız emzirme veya mama ile kurtulabilirsiniz. Yeterli miktar mama, ölçü kaşığı, biberon, mümkünse kaynatılmış su veya bebek suyu, termos, biberon fırçası ve temizleyici. Yazlık ve apartlarda tencerede kaynatma alternatifimiz olsa da otellerde en fazla sıcak su ile kısmi sterilize işlemi yapabiliyoruz. İçinize sinmezse sterilizasyon aleti. (Ben hiç götürmedim, fazla yüke gerek yok) Dışarıda rahat emzirmek için emzirme örtüsü alabilirsiniz.
    Lakin yavru 6-12 ay aralığında ise beslenme için ayrıca bir çanta yapmak gerekebilir. Öncelikle kase, bebek kaşığı, ara öğün meyve püreleri için cam rende, kahvaltı için minik labneler, bebek ekmeği / bisküvisi (ben Hipp ürünleri taşırdım yanımda), meyve (muz, elma, armut, şeftali, vs ). Gideceğiniz yer ev veya apart otel tipi mutfaklı bir yer ise akşam öğünü için çorba malzemeleri götürebilirsiniz. Standart otel odasında kalacaksanız hazır karışım sebze pürelerinden kullanabilirsiniz veya birkaç günlüğüne akşam öğününü atlamak isteyebilirsiniz. Bir arkadaşım çocuğunu karışık yemeye alıştırdığı için yanında mini rondo götürüyordu. Her yerde ceviz, hurma, kayısı, tahin, muz, yumurta, peynir gibi kahvaltılıkları bzzzt karıştırıveriyordu. Ben çocukların damak tadının gelişmesi ve yiyeceklerin tadını tek tek alabilmeleri için karışım hiç vermedim, bu yüzden rondo ihtiyacım da olmadı ama aklınızda olsun yine de, piyasada çok pratik doğrayıcılar mevcut 🙂 Son olarak su ve suluk almayı unutmayın.
    Çocuklarım 1 yaşını geçtikten sonra bende bir rahatlama oldu ve yanımda sadece kahvaltılık labne, gün içi atıştırmalık ve meyve taşımaya başladım. Akşam öğünlerinde güvenebileceğim yerlerde çorba, balık veya köfte yediriyordum.
  5. Giyim ihtiyaçları : Evden uzak kalacağınız sürede yetecek kadar mevsimlik kıyafet, her anne kendi çocuğunun ihtiyaçlarına göre alır zaten. Çok kusan bebekler için bolca üst ve önlük, çok kaçıran bebekler için bolca alt ve iç body. Yaz için şapka, kış için bere. Ayrıca her mevsim için ceket, çorap ve eşofman altı.
  6. Sağlık ihtiyaçları : Ateş ölçer, güneş kremi, her şey kremi, ateş düşürücü şurup, varsa günlük içtiği vitamin veya demir şurubu, sinek kovucu losyon.
  7. Plaj ihtiyaçları : Bebiş denize girecekse simit / kolluk ( ilk sene için güneş tenteli simit, ikinci sene için meşhur sarı kollukları (Cherek’s) tavsiye ederim) , şapka, güneş gözlüğü, kum oyuncakları, mayo ve mayo bez, plaj havlusu, yürüyebilen bebekler için slip stop (içine kum girmemesi ve ince de olsa bir tabanı olması güzel ancak tüm gün giydirince lastikleri çok sıkıyor) , altına sermelik pamuk battaniye (denizden sonra muhakkak uyurlar ve terlerler) , su ve sulu gıdalar.
  8. Diğer elzem ihtiyaçlar : Emzik, oyuncak, muhakkak bebek arabası, arabası için sineklik ve yağmurluk, yaz için ince bir battaniye, kış için çeşitli kalınlıklarda battaniyeler… Bu bir tatil gezisiyse, çocukla ilgilenebilecek biri de çok elzem, aksi takdirde annenin tatil yapma şansı maalesef yok. Hayır, kaç senedir bu olayı deneyimliyorum, oradan biliyorum 🙂

Hala geziye çıkmak istiyor musunuz ? 🙂

Not: Şaka bir yana, geziler oldukça hamalca ve yorucu olsa bile tebdil – i mekanda ferahlık vardır derler, bence bol bol gezin; ne kendinizi, ne de çocuğunuzu eve kapatmayın.

Bit bir bit!

Bit denen yaratık insan kanıyla beslenen bir asalak canlı. Sizi bilmem ama benim için sadece varlığı değil, adı bile kaşıntı sebebi.

15 sene kadar önce üniversitedeyken 9-10 saat süren bir otobüs yolcuğunda bit kapmışım, ülkenin en prestijli otobüs firmalarından birinde hem de! Düşünsenize, akşamdan mis gibi oturuyorsun koltuğa, sabah kaşınmaya başlıyorsun. Bit olabileceği o kadar aklıma gelmedi ki, temizlemeye başladığımda baya koloni olmuşlardı. 20 yaşında olup beline kadar uzun saçlarından bit temizlemek hiç de güzel anılar bırakmadı hafızamda, hala daha düşündükçe kaşınıyorum, ıyk! Tekrar bitle karşılaşmamak için çok dua ettim. Lakin….

Geçen haftalarda kızım bitlendi! Allahım bu devirde hala bitin ne işi var diye düşünüyordum, eczaneden bitten kurtulma ve korunma için birkaç ürün alıp kasaya geçtiğimde mevzuyu çok net bir şekilde anladım. Piyasası inanılmaz… Tarağı, tokası, şampuanı, spreyi, içinde bilmemne madde olan şampuanı, bilmemnesiz şampuanı, doğal yağları, sirkesi, şusu busu, çeşit çeşit… Üstelik hızlı bir şekilde kimyasala adaptasyon sağladıkları için tek ürünle kurtulmak imkansız gibi!

Bitlenmeyi nasıl fark ederiz ?

  1. En büyük ipucu, kaşınma tabi ki... Kaşıntının sebebi, vücudumuzun bitin ısırırken salgıladığı maddeye alerjik reaksiyon göstermesiymiş. Özellikle kulak arkası ve enseyi tercih ederler.
  2. Bit yumurtaları. Bitin kendisi gözle görülebilir boyutta olmasına rağmen kafada çok iyi gizleniyor ama saç diplerine bıraktığı yumurtalar (sirke) gizlenemiyor. Sirkeler görünüm itibariyle kepeğe benzer ama saça yapışık şekilde dururlar. Haliyle saçınızı sallasanız dökülmezler.
  3. Kafadaki bir şey yürüyor hissi : Off, kafanızda böceklerle yaşıyorsunuz. Adamlar yürüyor, dans ediyor, kanınızı emip sizde yaşamaya devam ediyorlar, yumurtlayıp çoğalıyorlar, bir süre sonra kafanız bir bit yuvası haline geliyor. Düşününce çok iğrenç…
  4. Çıtlama : Diyelim ki bir saç teliniz kopmuş, üzerinde kepeğimsi bir şey var. Onu iki tırnak arasında çıtlatmaya çalışınca çıtlıyorsa, geçmiş olsun. O bir bit yumurtası… Hatta bu bit mevzularının ortasında 6 ayaklı, susam tanesi büyüklüğünde, çirkin bir şey görseniz ve tırnaklarınız arasında çıtlasa, tanıştırayım, o da bitin kendisi oluyor.

Bit nasıl bulaşır ?

Bitler asalak olarak yaşarlar ve konak haricinde 1-2 gün hayatta kalabilirler. Haliyle biti olan birinden, bit bulaşmış bir eşyadan (tarak, toka, şal, şapka gibi) veya kısa süre önce serbest kalmış bir bitten bulaşabilir. Bitler zıplayamaz ve uçamaz ama hızla yürüyüp mekan değiştirebilir. Öyle ki askılıkta masumca duran ceketiniz, yan tarafa asılmış bitli bir ceketten davetsiz bir misafir alabilir.

Bit nasıl temizlenir ?

Biti temizlemek için bitkisel veya kimyasal çözümleri kullanabilirsiniz. Ama her halukarda çok ince dişli bir tarağa ve temizleme sürecinde kaya gibi sağlam bir sinir sistemine ihtiyacınız var.

Bitkisel Yöntemler :

Sizi bilmem ama ben bit olayını hemen çözmek istediğim için bitkisel yöntemlere başvurmadım. Benim okuduğum ve araştırdığım kadarıyla, geceden gerekli yağları sürüp sabaha detaylı temizlik yapmak gerekiyordu. En basit ve hepimizin evinde bulunan malzeme, zeytinyağı. Kafaya komple sürüp ertesi gün ince tarakla temizliyorsunuz, tabi bitler ölmediği için her birini çıt çıt tırnaklarınızla öldürmeniz gerekiyor. Ardından saça sirke sürüp, saçtaki bit yumurtalarını temizlemeniz lazım. Kokusu dolayısıyla zeytinyağı kullanmak istemezseniz hindistan cevizi yağı, biberiye yağı veya lavanta yağı da kullanabilirsiniz.

Kimyasal Yöntemler :

İçeriklerini bilemem, piyasada çok fazla bit ürünü var ama ben bir şampuan, bir de sprey ile işi çözdüm. Önlem olarak ailece hepimiz kullandık ve içinde her ne vardıysa saç derime alerji yaptı, şu an kepek sorunuyla baş etmeye çalışıyorum. Ayrıca iki ürün de çok kötü kokuyordu ama bitleri ve sirkeleri büyük oranda öldürüp temizlediği için ben minnettar kaldım.

Mekanik Yöntemler :

Yeterince sabırlıysanız başına geçip çıt çıt bitleri öldürebilirsiniz. İster bitkisel, ister kimyasal yöntemler deneyin; günün sonunda muhakkak çok iyi bir tarama ve kontrol yapmak gerekiyor. Çünkü o kadar minik yaratıklar ki gözden kaçırmanız ve tekrar üremeleri an meselesi. Beyaz çarşafı açıp üzerinde bıkmadan usanmadan tarıyoruz, canlı olanı çıtlatıyoruz; bu arada çocuk sıkılıp mızmızlanmaya başlıyor, sakinliğimizi korumaya devam edip onunla sözel oyunlar oynuyoruz, tarıyoruz, tarıyoruz… İşimiz bitince o çarşafı 60 dereceye atıp yıkıyoruz.

Bitten nasıl korunuruz ?

Eskiler bit gelmesin diye saça gaz yağı, sirke veya sarımsak sürerlermiş, çünkü bitler ağır kokuları sevmiyorlar. Ayrıca lavanta kokusu da sevmedikleri bir koku. Bir de çay ağacı yağı kullanabilirsiniz, bir başka ağır ve bitlerce sevilmeyen koku kaynağı.

Ben kızımı temizledikten sonra korunma yöntemi araştırmaya başladım ve şu blogdaki tarifi uyguladım.
Tarif de oldukça basit : küçük bir sprey şişesine biraz lavanta yağı, biraz biberiye yağı, yarım limon suyu ve içme suyunu koyup karıştırıyoruz. Çocuğa her gün dışarı çıkarken sıkıyoruz, mis gibi kokuyor.

Bu tip bitkisel karışımlar dışında piyasada bit tokası, bit rozeti gibi ürünler de var. Bunlar da okaliptüs kokuyorlar.

Bu arada paranoya yaratmak istemiyorum ama hiç bit bulaşmamış saçı daha rahat korursunuz diye düşünüyorum. Şu an kızım her kaşındığında saçını incelemek durumundayım ve bu işten o da, ben de çok sıkıldık.

Bitler hakkında yanlış bildiklerimiz :

  1. Bitler pis saçı severler : Aksine temiz saça daha çok gelirler, çünkü kafa derisine ulaşmak daha kolay.
  2. Bitler sadece pis, bakımsız insanlarda olur : Bir şekilde bitli birine temas eden çocuk, yaşlı, genç, herkeste olabilir.
  3. Bitlenince saçı kestirmek lazım : Kısa saçı temizlemek daha kolay, bu doğru ama bitlenen çocuğunuzu bir de saç kestirmeyle travmaya sokmanın en azından ilk etapta lüzumu yok. Tekrarlanan bit vakalarında uygulanabilir.
  4. Bitler zıplayabilir/uçabilir : Yanlış, bitler sadece yürüyebiliyor.
  5. Bitler sadece kafada konaklar : Bitlerin birkaç çeşidi vardır, kafa biti, vücut biti, elbise biti gibi. Örneğin vücut biti o kadar miniktir ki sakallarda, kaşlarda, kirpiklerde yaşayabilir.
  6. Bitler konak dışında yaşayamaz : Maalesef birkaç gün canlı kalabiliyorlar. Bu yüzden eve bulaşanlar tehdit yaratmaya devam ediyor.
  7. Bitlerden tek operasyonla kurtulabiliriz : Çok dikkatli bir tarama yaparsanız kurtulabilirsiniz belki ama bu operasyonun yatak çarşafları, yastık kılıfı, kış ise palto, bere ve diğer giyilen kıyafetlere kadar kapsadığını unutmayalım.
  8. Bit benden geçti, artık gelmez : Keşke böyle olsa da hayatımız boyunca bir kez bitlenip kurtulsak… Bulunduğunuz ortamdaki bit kaynağı bitmediği sürece riskiniz devam ediyor, her an tetikte olmak ve kontrol etmek lazım. Tabi bit sahibinin tüm ailesi de dahil bu kontrollere…
  9. Bitteki asıl tehlike vücudumuza yerleşip kanımızı emmesinden çok, bulaştığı kişilerden bize enfeksiyon taşıma riskidir. Bit sadece kozmetik bir sorun değil, ayrıca sağlık sorunudur ve fark edildiği gibi temizlenmeli, muhtemel bulaşma mekanları uyarılmalıdır. Bit ile topyekün bir mücadele içine girilmezse, bireysel çabalar sonuçsuz kalır.

Son olarak, bit pis bir şey ama kolunuzu ısıran sivrisinekten çok da farkı yok. Sadece toplumdaki bit sebebinin pis olmakla bağdaştırılması algısı yüzünden utanıp sıkılıyoruz. Eczaneye gittiğimde ben bile “kızım için alıyorum” deme gereksinimi duydum, sonra toplumsal ön yargıyı bilinç altında kıramadığım için kendime çok şaşırdım. Halbuki nezle olup ilaç kullandığında kimse seni yargılıyor mu? Bit de öyle bir şey… Bitli birinden bulaşıyor ve enfeksiyon sebebi; bu kadar basit… Pis olduğundan veya bir şeyi yanlış yaptığından değil…

Herkese bitsiz kaşıntısız günler dilerim…

Emzirme ve Mastit

Mastit, göğüs kanallarındaki tıkanıklığın sebep olduğu enfeksiyonel bir rahatsızlıktır; emzirmenin bonusu diyebiliriz. Lakin her kadında mastit olmaz veya tıkanıklık mastite dönüşmeden giderilebilir.

İkinci bebeğimi emzirirken bende de tıkanıklıklar ve göğüs içi sertlikler oluşmuştu. Bebeğim emmeyi sevmiyordu, çoğunlukla haşin bir şekilde emip gelen sütü yutmakta zorlanıyor sonra da memeyi reddediyordu. Ben de fırsat buldukça göğsümü boşaltmaya çalışıyordum, lakin her zaman vakit ayıramadığımı itiraf etmeliyim.

Mastit neden oluşur ?

  1. İlk sebep kesinlikle göğsün dolu olması. Süt üretiyorsunuz, şahane, bebeğinizin o sütü daha uzun süre tüketebilmesi yani emzirme sürecinin uzaması için o sütün sürekli boşaltılması gerekiyor. Emzirmenin devamlılığı için ilk şart bu. Bu şart aynı zamanda vücudunuzu sütünüzün yan etkilerinden korumak için de gerekli, sütün fazlası ağrı, sızı, ateş ve halsizlik yapıyor. (dolaylı olarak tabi) Çözüm : Bol bol emzirin, emzirmediğiniz zaman sütünüzü sağarak boşaltın. Göğüsleriniz pamuk gibi yumuşacık olsun 🙂
  2. Bebeğiniz canavar gibi emiyor olabilir ama yine de göğsünüzde tıkanıklıklar oluşabilir. Neden ? Belki de bebek doğru pozisyonda emmiyordur, bu yüzden de tam olarak sütü boşaltamıyordur. Çözüm : Doğru pozisyonu bulmaya çalışın. Bu konuda emzirme koçlarından destek alabilirsiniz. Bebek odaklı hastanelerde özel emzirme hemşireleri muhakkak vardır. Koç /hemşire desteği imkanınız yoksa emzirdikten sonra ister manuel, ister elektrikli pompayla sütünüzü sağabilirsiniz.
  3. Göğsünüz harika üretim yapıyor, siz de harika boşaltıyorsunuz. Lakin sutyen veya dar kıyafetler ile göğsünüze baskı yapıyor olabilirsiniz. Çözüm : Biraz daha “emziren anne dostu” kıyafetler seçebilirsiniz 🙂
  4. Göğüs yaralarınız emzirmenize ve sağmanıza engel oluyor olabilir. Her sağma işleminde yaranızı kanatıp derinleştiriyor olabilirsiniz, bende olmuştu… Çözüm : yaralarınızı tedaviye yönelik krem / ilaç kullanabilirsiniz. Bir de el ile sağma yöntemini deneyebilir, canınız yanmadan sütünüzü sağabilirsiniz.

Mastit olduğunu nasıl anlarız ?

  1. Emzirdikten veya süt sağdıktan sonra bile göğüste sert kitleler varsa
  2. Üzerinizde ekstra bir halsizlik varsa
  3. Sütünüzü sağarken pembe geldiğini fark ederseniz (kanlı süt 😦 )
  4. Grip belirtileri başladıysa
  5. Ateşiniz çıkıyorsa hemen doktora görünmenizi tavsiye ederim.

Maalesef işin içinde ateş olduğu zaman antibiyotik kaçınılmaz oluyor…

Doktora gitmeden önce neler yapabiliriz ?

Sadece göğüste kitleler oluşmaya başladıysa şunları deneyebilirsiniz:

  1. Göğsü tam boşalttığınızdan emin olun, en azından kitleler kaybolana kadar her emzirmeden sonra sağmayı alışkanlık haline getirseniz iyi olur. Mastit olan göğüsteki sütün tadı değişebiliyormuş, bu yüzden bebeğiniz emmek istemezse moral bozmayın, iyileştikten sonra emmeye devam edebilir.
  2. Duşta ılık suyla göğsünüze dairesel masaj yapabilirsiniz.
  3. Ütülediğiniz havlu ile göğsünüze sıcak kompres yapabilirsiniz. Sıcaklığı size kalmış, kendinizi yakmayın dikkat 🙂
  4. Lahana yaprakları ile göğsünüze soğuk kompres yapabilirsiniz, lahananın ağrı kesici etkisi varmış.

Halsizlik, ateş veya kanlı süt aşamasına gelirseniz vakit kaybetmeden doktora başvurmalısınız.

Mastit oldum, emzirebilir miyim?

Tabi, emzirebilirsiniz. Yalnız bebeğiniz mastit olan göğsünüzü pek emmek istemeyebilir, çünkü enfeksiyon nedeniyle sütünüzün tadı değişebilir… Neyse ki, mastit genellikle tek göğüste oluştuğu için diğer göğsünüzle emzirir, süreç geçene kadar (ortalama 1 hafta) mama ile takviye edebilirsiniz.

Son olarak, mastit maalesef birçok annenin karşılaştığı yaygın bir rahatsızlık, moralinizi bozmadan emzirmeye devam etmenizi dilerim. Geçmiş olsun şimdiden..

Kaynak için bkz

İkinci Çocuk ?

Bizim toplum bir acayip, hayatımıza dair her şeyi bizim adımıza planlamaya çalışıyorlar 🙂
Üniversiteyken “ee, okul ne zaman bitecek?” , mezun olunca ” ee, iş bulabildin mi?”, çalışmaya başlayınca “ee, yok mu birileri?”, evlenince “ee, çocuk ne zaman?” , doğurunca “ee, ikinci çocuk ne zaman?”

Hmm, ikinci çocuk ne zaman?

Ne zaman isterseniz, o zaman.

Hem ebeveyn olmanın güzelliklerini yaşayıp, hem de kendinizden pek feragat etmek istemiyorsanız : hiçbir zaman… Tek çocuk yapıp işi tadında bırakan aileler hiçbir zaman, iki çocuk arasında adaletli davranmak, birbirlerini kıskanmaları ve birbirlerine saldırmaları ile boğuşmak, ikisine birden ayrı ayrı zaman ayırmak, bütçe ayırmak, kafa ayırmak, sonra geriye kalan zamanda yorgunluktan gebermeyip eşe zaman ayırmaya çalışmak, çift olarak bir şeyler yapabilmek için 2 çocuğu ayrı ayrı organize etmek (genelde anneanne – babaanne tayfası 2 küçük çocuğu aynı anda istemiyor) gibi tonla sorunu hiç düşünmezler. Tek bir çocuk ile anne-baba olmanın güzelliklerini yaşayabilirsiniz, hem de bir sürü olası sorunu eleyerek… Tek çocukların çoğu, potansiyellerinin çok daha azını kullanarak yaramazlık, gürültü ve vurma eylemi yaparlar. Eşyalarını paylaşma dertleri yoktur, evde bu yüzden cıngar çıkarmazlar. Hem çocuk, hem ebeveyn açısından mis gibidir.

Tek çocuk isterken yanlışlıkla iki çocuk sahibi olmuş gibi konuştum, değil mi ? Yok, asla… Her zaman en az iki (en fazla da üç ) çocuğum olsun istedim. Çünkü bence bir kardeşin yerini hiçbir kişi alamaz… Hayatımızın muhtemelen en kıymetli, en güzel yılları olan çocukluğumuzu beraber geçirdiğimiz dost, büyüyüp kendi hayatlarımızı kurduğumuzda bile hep özel kalacaktır. Çocuklarımızın dayısı, teyzesi, halası, amcası olacaklardır.

Tabi bir kardeşin, bir dost haline dönüşebilmesi için anne – baba tutumu ve biraz da yaş farkı önem arz ediyor. Ebeveyn olarak çocuklarımızı oldukları gibi, iyi ve kötü tüm karakter özellikleri ile kabul edip onları başka çocuklarla veya kardeşleriyle kıyaslamamamız gerekiyor. Muhabbet esnasında pek de düşünmeden kurduğumuz “kardeşin hiç böyle yapmıyor, vurmuyor, ağlamıyor, vs” veya “kardeşinin notlarına bak, bir de kendi karnene bak” tarzında cümleler veya “ilki tecrübesizliğe geldi, ikincisinde ustalaştık”, “ilkinde çok uğraştık, ikincisi aceleye geldi” , “x kazara oldu” gibi şakalar(!) kardeşlik olgusuna ciddi zarar veriyor.

Kimseyi ilk çocuğum gibi sevemem…

Bu cümleyi ilk kez annemden duymuştum. İlk çocuğum, kendimden 4 yaş küçük bir erkek kardeşim var. Oldukça zorlayıcı bir kabullenme döneminden sonra kardeşimle dost olmayı başardık. Biraz büyüyüp annemle sohbet etmeye başladığımızda, kardeşime hamileyken böyle hissettiğini söylemişti. Hem onu benim kadar sevemeyeceğini düşünüyormuş, hem de böyle düşündüğü için üzülüyormuş… Hamilelik kafası işte… Kardeşim doğduktan sonra ikimizi ayırt etmeden sevmiş, sevdiğine de eminim çünkü benim de iki çocuğum var ve ikisini de ayrı ayrı çok seviyorum.

Çevremde ikinci çocuk istediği halde, onu yeterince sevemeyeceğini düşündüğü için çekimser kalan annelere hep bunu söylüyorum : sevebilirsin 🙂 (“Hayır, onu kesinlikle bu kadar sevemem, bu yüzden de asla düşünmüyorum” tarzındaki net annelere ise peki diyorum)

Sevebilirsiniz, çünkü ikisinin çok farklı özellikleri olacak ve sevmenin sınırı yok. Birinin bir özelliğine bayılacaksınız, öbürünün başka bir özelliğine… Aynı şekilde birinin bir huyundan nefret edeceksiniz, öbürünün başka bir huyundan…

Neden ikinci bir çocuk isteriz ?

İç güdüsel olarak üremek ve müthiş(!) DNA’larımızı gelecek kuşaklarda da yaşatmak, en temel anlamda yeryüzünde iz bırakmak için çılgınca çocuk istiyoruz. Kadınlarda çocuk doğurmakla ilgili biyolojik bir saat var, içeriden sürekli mırıldanıp kadını uyarıyor. Evlilik ve sorumluluk ile ilgili ciddi sıkıntılar yaşayan erkek nüfusunda bile belli bir yaştan sonra baba olma merakı ortaya çıkıyor. “Evlilik rezalet ama babalık on numara…” Kiminde amaç biyolojik yeterlilik sınavını geçmek, kiminde duygusal açlığını bastırmak olsa bile erkeklerde de biyolojik saat işliyor ve onlar da üremeyi, baba olmayı, babalık yapmayı hayal ediyorlar. Peki, tüm bu içgüdüsel sıkıntılarımızı dindirmek ve egomuzu tatmin etmek için tek bir çocuk yeterli değil mi?

İkinci çocuğumu doğurmuş ve ona aşık olmuş olmasam bu soruyla kendimi yiyip bitirebilirdim. Bir çocuk daha yapma fikri; ilk çocuğa haksızlık yapıyormuş hissinin yanında ekstra sorumluluk, ekstra tutsaklık, ekstra bölünme ve ister istemez zaman veya maddi imkanlar gibi sınırlı kaynaklarımızı paylaştırma gerekliliğini doğuruyor. Oldukça korkutucu olan çocuk sahibi olma fikri, ondan daha korkutucu olan birden çok çocuk sahibi olma fikriyle çarpışıyor.

Lakin çocuklar şahsına münhasır, her biri tek tek özel ve değerli yaratıklar… Hele doğdukları andan ergenlik zamanına kadarki dönemde insana bir yaşama sevinci, hayata tutunma, çabalama ve ayakta kalma, var olma sebebi veriyorlar. Hele eğitilmeye müsait, iyi huylu çocuklar üretmeyi becerebilirseniz yemelere doyamazsınız 🙂

Dürüstlükle itiraf edeyim ki,

  • İkinci çocukta ilk çocuktaki şokları yaşamıyorsunuz.
  • Her şey daha kolay, daha doğal gelişiyor ve sanki hayatınızda hiç anne olmadığınız dönem olmamış, siz zaten zamanlama ve organizasyon yeteneği ile dolup taşmışsınız gibi oluyor.
  • Çocuğun bakımı ile ilgili bilgi ve becerileriniz gelişmiş, gerekli teçhizat da çoktan alınmış oluyor. Haliyle daha az masraflı, daha rahat bir ebeveynlik yaşıyorsunuz.
  • Ayrıca tüm imkanlarınızı ilk çocuğunuza yığıp ona gerçek üstü bir dünya sunmamış, çocuğu sonradan kurtulmaya çalışacağı bir fanusa kapatmamış, bir anlamda hayatta kalabilme becerilerine katkıda bulunmuş oluyorsunuz. Nasıl ki doğada kardeşler sürekli boğuşarak düşmanlarına karşı taktik geliştiriyorlar, siz de çocuklarınızı doğal bir ortamda hayata karşı hazırlama misyonunu gerçekleştirmiş oluyorsunuz. Bu anlamda yeterli imkanın olduğu evlerde ikinci veya üçüncü çocuklar sorun değil, mutluluk kaynağı olarak yaşamlarını sürdürüyor.
  • Çocuklarınızın karakterine göre, beraber farklı şeyler yapmaktan keyif alıyorsunuz. Bir anlamda her bir çocuk sizin farklı bir yönünüzü geliştiriyor, sizin kendi yolculuğunuzda farklı rotaları keşfetmenizi sağlıyorlar.
  • Aynı anne babadan nasıl farklı karakterler çıkabileceğini fark ediyorsunuz. Belki kendimle çelişeceğim ama ne iyi huylu, sosyal, sevimli, güler yüzlü, nazik çocuğunuzun; ne de bağırıp çağıran, huysuz, asosyal, kaba çocuğunuzun pek de sizin eseriniz olmadığını fark ediyorsunuz. İlk çocuğunuzu doğru yetiştiremediğiniz ile ilgili kaygılanıyor ve kendinizi yetersiz ve mutsuz hissediyorsanız; aynı evde, aynı tavır ve tarzla bir başka çocuğun çok farklı yetişebildiğini görüyorsunuz. O zaman çocuklarımızın belli bir karakterle doğduğunu ve sizin ancak bu karakteri bir yere kadar eğitebileceğinizi idrak ediyorsunuz. Bu da hem bir kaygı, hem bir rahatlama sebebi oluyor 🙂

Kardeşler arası yaş farkı ne olmalı?

Yaş farkı mevzusuna gelirsek, bu hala daha benim için oldukça karmaşık. Çünkü şaşırtıcı bir şekilde, ideal yaş farkı yokmuş 🙂 Evlenmeden önce iki çocuk arası en az 7 – 8 yaş olmalı derdim. Böylece ilk çocuğum ile yeterince “kaliteli” zaman geçirebilecek, onun kendi sosyal hayatını kurduğu zamanda yeni bir çocuk yapıp onunla “kaliteli” zaman geçirecektim. Tabi o zamanlar anne değildim, çocukların biraz büyüyüp kendi ortamlarına salıverildiği gibi bir yanılgı içindeyd(miş)im. Halbuki çocuk yirmi yaşına geldiğinde bile, (elbette yavrunun karakter özelliğine de bağlı olarak) hasbelkader azalsa da anneye ihtiyaç bitmiyor. Bu yüzden de kardeşler arası adil ve ideal bir yaş aralığı yok. (Onun yerine sürekli bölünen ve bölündükçe daha güçlenmek zorunda olan süper ebeveynler var 🙂 )

Çevremde çocukları arasında 13 ay, 22 ay, 3,5 yaş, 8 yaş ve 12 yaş bulunan çeşitli anneler var. Muhabbetlerimizde “şu kadar fark olsa daha mı iyiydi” senaryoları üretiyoruz, sonra teorilerimizi çürütüyoruz. Yaş farkları az olduğunda iki küçük çocuğa söz geçirmek baya zor oluyor, anlamıyorlar. Yaş farkı çok olduğunda, büyük çocuğun kıskançlığı saçmalık haline geliyor ve büyük çocuğa daha tahammülsüz davranmaya başlıyoruz. Yaş farkı daha da büyüdüğünde, büyük çocuğun ergenlik sancıları başlamış oluyor ve normalde olduğu karakterden çok daha zor bir hale bürünüyor. Yaş farkını baya abarttığınızda ise anne için yeni çocuğa yetecek enerjiyi toplamak biraz zor olsa gerek. Sizin çevrenizde de menopoza girdiğini sanıp hamile çıkan anneler vardır, çocuklarıyla aralarında 45-50yaş fark var. Neredeyse 1 değil, 2 nesil fark var yani… Haliyle ilk çocuğa kardeş değil, evlat gibi oluyor. Bu kadar yaş farkı hem anneye, hem çocuklara haksızlık diye düşünüyorum.

Sanırım ikinci bir çocuğu hangi amaçla istediğimiz, aralarında olması gereken yaş farkını da düzenlememize yardımcı olabilir :

  • Çocuğum yalnız kalmasın diye
  • Yaşlanınca bana bakacak biri daha olsun diye
  • Bu sefer kız / erkek olsun diye
  • Bebek kokusunu özledim diye
  • Eşim istiyor diye
  • Soyadımızı devam ettirsin diye
  • Yalnızım, oyalanayım diye
  • Bizim ailede herkes 2-3-5-10 çocuk yapıyor diye
  • Tek çocuk sürekli bana sarıyor, en azından kardeşine sarsın diye

Benim sebebim, çocuğumun hayatta benden sonra da güvenebileceği, canından kanından biri olması isteğimdi. Elbette iyi bir arkadaş, kötü bir kardeşten daha çok şey ifade edebilir ama güzel çocukluk anıları ve daha paylaşımcı bir karakter oturtmak için kardeşlik önemli diye düşünüyorum. (Annenin akıl sağlığı da bilhassa önemli ama tüm bu curcuna geçtiğinde her şey çok güzel olacak, eminim ) Psikologuma göre iki çocuğu kardeş olarak yetiştirmek için maksimum 5 senelik bir ara verilmeliymiş, bana göre bir çocuğun anneye olan bağımlılığının azalması için de en az 2 seneye ihtiyaç var. Haliyle 3-4 yaş farkı, birçok uzmanın da dediği gibi ideale yakın gibi gözüküyor.

Birinci sebep haricindeki tüm sebepler için yaş farkı, önemini biraz yitiriyor, o zaman gençliğimde düşündüğüm planı uygulayabilirsiniz. İlk etapta şu soruyu cevaplamak lazım : emzirmiyorum, çocuğuma mama yapmıyorum, alt temizlemiyorum, gece uyanmıyorum, gündüz okula gönderiyorum, bir bakıcıya veya bir bebeğe bağımlı değilim, saat bakımından özgürüm… Ne zaman hamilelik ve doğum da dahil olmak üzere bebek trafiğine geri dönmeye hazır olabilirim? 4,5 senedir aralıksız bez değiştiren bir anne olarak sona yaklaştığım şu zamanlarda tekrar başa dönme fikri beni titretiyor diyebilirim. (Sanırım üçlü çete hayalimden vazgeçiyorum 🙂 ) Ama belki bebeklerin o sarımsı süt kakası özleniyordur. Belki aylık hatırı sayılır bir meblağı Prima’ya harcamak özleniyordur veya şunu yerim süt yapar, bunu yemem süt keser hesapları da… Belki aradan 8-10 sene geçse evde ciyaklayan, bir şeyleri yere atan, emekleyen bir zıpır olsa özlemi başlıyordur. İkinci etapta bir çocuk sahibi olmanın sadece bebeklik dönemi ile sınırlı kalmadığını hatırlamak lazım. Sonrası için de kolay gelsin 🙂

Uzun uzun yazdım, bir nevi dertleşme yazısı oldu. (Umarım ahkâm kesme yazısı olmamıştır, zira hiç öyle bir amacım yoktu.) Günün sonunda herkes çocuk yapma veya yapmama özgürlüğünü kullanır. Ne “aman kızım, tek çocukta kalma. Sen doğur, ilerde işine yarar, şöyle olur, böyle olur” diyen bilmiş teyzeler çocuğunuza bakıyor; ne de “sakın bir tane daha çocuk yapmayın, devir kötü, hayat pahalı, yeni nesil işe yaramaz, vs ” diyen felaket tellalları… Çocuğunuza veya çocuklarınıza bakacak, onları sevecek, onların sorumluluğunu üstlenecek sizsiniz. İkinci çocuk için karar verecek yetkili mercii de sizsiniz. Tabi bazen ebeveynlerden birini ikna etmek gerekebilir 🙂

Yenidoğan Sünneti

Aynı hastanede doğum yaptığımız yakın bir arkadaşım, kendi oğlunu 1 günlükken sünnet ettirmiş ve kesinlikle tavsiye etmişti. O zamana kadar bu konuyu hiç düşünmemiştim ama birden erkek evlat sahibi olmanın külfetlerinden biri olan sünnet mevzusu aklıma girmiş oldu. Hamile bir annenin, oğlunun bir uzvunun kesilmesine karar vermesi baya zorlu bir süreç diyebilirim. İçinde yaşadığımız toplum normları dolayısıyla sünnet, üzerinde pek düşünmeden kabul ettiğimiz bir eylem. Dini hissiyatımızı bir kenara atarsak, sünnet dediğimiz şey erkeğin bir uzvunun kesilip atılması, bir anlamda kişinin vücut bütünlüğünün bozulması, sakatlanması değil mi? Üstelik bunu ona sormadan, tamamen toplumsal içgüdü ile “zamanı geldiğinde” otomatik olarak yapıyoruz. Bizce normal yani… Sünnet olmadığını bildiğimiz erkek çocuk sahibi arkadaşlarımıza “ee ne zaman sünnet olacak?” falan diyoruz ama meselenin özünü pek de düşünmüyoruz. Lakin söz konusu, karnımda taşıdığım evladım olunca beni bir korku sardı… Doğuma bir iki ay kala eşimle uzun uzun tartıştık, ben yaptırmayalım, ileride kendi karar versin dedim. O bebekken yaptıralım, ileride canı acımasın dedi. Günün sonunda o kazandı…

Doğumun ertesi günü bebeğimi sünnet ettirdik, o kıpkırmızı çileğe baktıkça inşallah yanlış yapmamışızdır diye üzülüp durdum ama ekstra bir durum olmadığı müddetçe burada yaşayacağımıza göre sanırım günün birinde zaten yaptıracaktık.

Gelelim yenidoğan sünneti artı ve eksilerine…

Aslında eksi olarak vicdani sorumluluk dışında bir şey sayamayacağım. Bir de alt bakarken biraz daha hassas davranmak gerekiyor. Artıları ise :

  1. Bebekler doğduktan sonra 3 gün kadar acı hissetmezmiş, umarım gerçekten hissetmemiştir. Sadece kremle uyuşturup yapıyorlar, işlem de iyileşme süreci de çok kısa sürüyor.
  2. Bezin içinde çişin antiseptik ve iyileştirici gücünü kullandık ve çabucak toparlandı. Biz yardımcı olarak sadece ilk 10 gün her altını açtığımızda Bepanthene Plus sürdük, o kadar.
  3. Şu an sünnet derdimiz yok, dilerse büyüdüğünde kutlamasını yapacağız.
  4. Zaten yaptıracaksanız, bebekken kurtulmak en iyisi. Pipiyle vedalaşmak ve sünnet fikrine alıştırmak gibi dertlerimiz olmayacak.

Uygun bir hastanede yetkin bir doktorla karşılaşmanız dileğiyle hayırlı olsun şimdiden 🙂